10 Şubat 2010 Çarşamba

Körlük

10 Şubat 2010 Çarşamba 0
"Yatağın kenarına oturdu, ikisinin de bedenini sarmak istiyormuşçasına kolunu uzattı ve koyu renk gözlüklü genç kıza eğilerek, kulağına çok alçak sesle, Benim gözlerim görüyor, dedi."



Nobel ödüllü yazar José Saramago'nun Körlük kitabı belirli bir zamanı, yeri, karakterlerinin adı olmayan bir kurguda aniden başlayan bir körlük salgınını anlatıyor. Kırmızı ışıkta bekleyen bir adam aniden kör olur. Bunu başkaları izler. Körlüğün bulaşıcı olduğunu düşünen yetkililer çözümü körleri karantina almakta bulurlar. Fakat herkes teker teker kör olmaya başlarken göz doktorunun karısı kör olmaz. Güçlü olan güçsüzü ezmeye devam eder. Körlük bile insanın içindeki kötülüğü engellemeye yetmez. Tecavüzler ve şiddet başlar.
Saramago romanını çok farklı bir üslupta yazmış. Adları olmayan karakterler ve bazen bir ağızdan olan konuşmalarla bir monolog gibi kurgulanmış. Okuyucu izleyici yerine konularak görmesi gerektiği kadarının görülmesi sağlanmış sanki. Doktor ve karısı arasındaki konuşmalar ise yer yer bir tragedyayı andırıyor. Saramago'nun iyilik, kötülük, vicdan, görmek gibi kavramları işlemesiyle kitap düşünsel bir romana dönüşüyor.

"Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler."


5 Şubat 2010 Cuma

The Wind-Up Bird Chronicle

5 Şubat 2010 Cuma 0

Murakami ile ilk defa "Sahilde Kafka" ile tanıştım. Muhabbetimiz "Zemberekkuşu'nun Güncesi" ile devam etti. Kitabı Jay Rubin çevirisiyle İngilizce okudum.
Toru Okada çalıştığı hukuk firmasından kendi isteğiyle ayrılır. Karısı Kumiko ise editördür.Bu sürede Toru ev işleriyle ilgilenir müzik dinler, spagetti pişirir. Fakat pek sevgili kedilerinin kaybolması bazı tuhaf olayları başlatır.
Murakami'nin bu kitabında da yine birbirinden hoş karakterler var. Toru'nun rutin hayatı bu karakterlerle tanışmasıyla değişiyor. Hepsinin anlatacak hikayeleri var, kimi zaman mektuplarla, telefonla olsa bile.
Gaipten haberler veren Kano kardeşler, sıradışı ergen May Kasahara, eski moda tasarımcısı yeni şifacı Nutmeg, gizemli oğlu Cinnamon ve diğerleri...Toru'nun başladığı yolculukta ona yol gösteriyorlar, ama olaylar gitikçe karışıyor, mekanlar değişiyor. Kurumuş bir kuyuda, bir peruk fabrikasında, Moğolistan çöllerinde, David Lynch tarzı karanlık bir otelde buluyoruz kendimizi. Nesneler de Toru'ya yolculuğunda eşlik ediyorlar: Cutty Sark viski şişesi, Christian Dior parfüm ve beybol sopası.
Murakami hikayenin tam ortasına 2.dünya savaşının soğuk ve belki de pek bilinmeyen bir cephesini, Japonya'nın Çin'le ve Rusya'yla olan mücadelesini eklemiş. Şiddet, ölüm ve sebepsiz bir savaş çok etkileyici bir şekilde Toru'nun hikayesine eklemlenmiş.
Murakami'nin gücü gündelik hayatı, basit olayları anlatırken bile bunu etkileyici ve felsefi bir şekilde yapması. Modern Japonya'yı anlatıyor bize. Jazz ve klasik müzik dinleyen, spagetti yiyen, bira içen sıradan insanlar var kitaplarında. İşlediği temalarla yerelliğini de korumayı başarıyor. Rüyalar, kehanetler, semboller çokça yer alıyor kitapta.
Zemberekkuşu'nun Güncesi aslında bir yolculuk: Toru Okada'nın yolculuğu. Kahramanımızın en güzel özelliği başına gelenleri kabul etmesi, dinginliğini koruması. Akıntıya karşı koymadan kendi yolunu bulması. Cevaplanmamış sorular kalsa da her zaman.

Sherlock Holmes


Sherlock Holmes kitaplarını Ingilizce derslerinde cogumuz okumustur herhalde. Bizim en büyük merakımızdı, sonunda ne olacak acaba, simdi kimi yakalayacak meshur Ingiliz dedektif diye..Ehh Amerikalıların da öyle ki filme baya bir ilgi göstermisler. Devamı cekilecek izlenimi verdiler film biterken, hikaye yarıda kaldı..öyle olacak büyük ihtimal. Robert Downey Jr., gercek hayatında evet bir bagımlı, bu yuzden istedigi basarıya bir türlü ulasamamıs hayatının cogu zamanı rehabilitasyon merkezlerinde gecirmis ama..yine de cok begeniyorum, cok karizmatik geliyor bana; durusu ve konusmasıyla. Bu filmde de kendisini cok begendim. Oynadıgı rolun hakkından gelmis bence.(Bosuna Golden Globe'un da sahibi olmadı zaten) Bu arada, filmi izledigim süre boyunca; Jude Law'la birlikte paylastıkları rollerde, sanki kim daha cok ön plana cıkacak yarısı yapılmıs izlenimi verdiler. Bir de Jude Law'ın bıyıklı halini hic begenmedim, yakısmamıs bence, ama rol geregi iste..
Kısaca söyle diyelim; pazar günü zamanınızı iyi degerlendirmek adına keyifle izlenebilecek filmlerden birisi. Iyi seyirler!
Film icin detaylı bilgi: http://sherlock-holmes-movie.warnerbros.com/
p.s. yasasın!! gecen sene güzel filmlere hasret kalmıstık, bu sene bolca isteklerimiz karsılanıyor gibi geliyor bana. :))

It's Complicated

Siz siz olun, iliski durumunuzu karmasik bir hale getirmeyin. Sonu hicbir zaman hayırlı bitmez..adı üstünde zaten :) Ben bu iliski durumunun karmasık olmasını ilk Facebook'tan duymustum. Son derece sacma gelmisti. Sanki iliskisi olan insanların düzgün yolunda herseyleri de, bir bu eksikti seklinde..
Benim birtanecik yıldızım Meryl Streep, simdi de It's Complicated filminde; basrolunu Alec Baldwin ve Steve Martin'le paylasıyor. Kocasından bosanmıs, (10 sene sonra bu durumu ancak hazmedebilmisken)
 eski kocasıyla yeniden barısabilme sinyalleri veren bir durumla karsı karsıya kalınca yasadıklarını anlatan bir hikaye ele alınmıs. Izlenmesi keyifli, bir  kadar da komik olmus. Eskiden filmlerde her sey toz pembeydi (beni mahvettiler, bu yüzden bu haldeyim zaten:p) simdi daha gercekci ve mantıklı sonla bitiriyorlar. Gercek hayatta olması gereken sahnelerle bolca karsılasıyorsunuz. Daha icten, daha samimi hikayeler yazılıyor, bu yüzden de aslında daha basarılı buluyorum. Böyle iciniz biraz rahatlasın, keyfiniz yerine gelsin istiyorsanız, patlamıs mısırınızı da elinize alın, izleyin mutlaka.

4 Şubat 2010 Perşembe

Moda Haftası Furyası İstanbul'da...

4 Şubat 2010 Perşembe 5

Dünyada, özellikle Avrupa'nın önemli şehirlerinde düzenlenen moda haftaları, uzun uğraşlar sonun da İstanbul'a da getirildi. Etkinlikler 3-6 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Geniş bir katılımcı listesi olan "Istanbul Fashion Week 2010", dün oldukça saçma hareketlerle start aldı.Önce kimler var onlardan kısaca bahsedeyim.Markalardan;
  • Mavi
  • Koton
  • Avva
  • Desa
  • Que
  • Pierre Cardin gibi Türkiye'de önemli bir yere sahip markalar göze çarpıyor.
Tasarımcılara bakacak olursak;
  • Bahar Korçan
  • Arzu Kaprol
  • Hakan Yıldırım
  • Özlem Süer gibi önemli modacılarımızın yer aldığı uzun bir liste.
Dilek Hanif ve Cengiz Abazoğlu, Avrupa'da ki defilelerden sonra buraya artık sığamayacaklarını farkettiler. Güzel tespit, doğrusu. Ama keşke Arzu Kaprol ve Bahar Korçan da bunun farkına varsalardı. Onlar artık standardları çok yüksek modacılar. Buraları genç yeteneklere bırakmalılar.

Açılışta ki tuhaflığa gelince; öncelikle Bakan Zafer Çağlayan açılışı yaptı ve bir adet konuğu vardı, Meg Ryan. Ne saçma bir isim. Kendisini oyunculuğuyla, sempatikliğiyle sevmeme rağmen, moda haftasına en uzak isimlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Gerek Türk bağlantılı Mango'nun yüzü Scarlett olsun; gerek Dior'un parfüm yüzü Charlize Theron olsun gayet güzel seçenekler var. Ama sanırım paraları yetmemiş. Meg Ryan'ı getirmişler.Bu ilk saçmalıktı.
İkinci saçmalık; Meg Hanım yoğun ilgiden bunalmış, açılışın ardından yapılacak geziye katılmamış. Katılmadığı gibi açılış sırasında kurulan çadır kesilerek oradan kaçırılmış. Ne saçma şey. Daha sonra da apar topar dönmüş. Ne üzüldüm ne üzüldüm!!!

Bu tür etkinlikler, ülkemizin tanıtımı için çok önemli ve gayet kaliteyle yapılabilmekte. Umarım gelecek yıl ve sonra ki yıllarda da devamı gelir. Ama daha alakalı konuklar yer alırsa daha güzel olur sanırım...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Güzeeell, çok güzell...

3 Şubat 2010 Çarşamba 0

Geçenlerde arabayla -nereden dönüyorduk hatırlamıyorum- gelirken, radyoda güzel bir şarkı çalmaya başladı. Merakla dinlemeye başladım. Şarkı gerçekten o kadar güzeldi ki hayran kaldım. Eve zar zor yetiştim. Hemen geldim bilgisayarımı açtım, Youtube'dan dinlemeye başladım.
Şarkının ismi "Rüya", söyleyen de Ziynet Sali. Rüya'nın söz ve müziği Sinan Akçıl'a ait. Daha önce de bir çok sefer söylediğim gibi, Aysel Gürel öldüğünden beri, onun izinden bir çok besteci açığa çıktılar. Belki daha önceleri de varlardı ama, şu an altın çağlarını yaşıyorlar. Sinan Akçıl'ı geçen yıl Hadise'yle tanıdık. Kendisi birçok sanatçıyla çalıştı. Ama benim en başarılı bulduğum bestesi, Rüya oldu. Bunda Ziynet Sali'nin de etkisi yadsınamaz.
Rüya'nın çok da hoş bir klibi var. Dinlemenizi ve izlemenizi tavsiye ediyorum. Şahsen birçok arkadaşıma dinlettim. Beğendiklerini söylediler; ama benim zorlamamdan mı yoksa kendi istekleriyle mi bilinmez...=))

The Hours...


Dün akşam, ne yapsam ne yapsam diye düşünürken, canım film izlemek istedi. Daha önce Ahmet'in bizlere soundtrack ini tanıttığı The Hours'ı izlemeye karar verdim. İlk defa izledim ve açıkçası en başta filmde Meryl Streep oynuyor diye heyecana kapıldım. Çünkü onun oyunculuğuna bayılıyorum.Film Ahmet'in de dediği gibi muhteşem müziklerle başlıyor. Ama müzikler bana bir yerlerden tanıdık geldi. Ablamla birlikte birazcık düşündükten sonra "The Illusionist"in müziklerine benzediklerini farkettik. Aynı mı bilmiyorum ama çok benziyorlardı, ya da ben yanıldım.

Film de en çok dikkat çeken şey Nicole Kidman'ın o muhteşem yüzüne yapılan "muhteşem" makyajdı. Kendisinin normalde de mimikleri olmadığından makyaj da bir hayli iyi olmuştu. Karakter de zaten mimiksiz bir karakter=)) Ama oyunculuğu mimiksiz de olsa çok iyiydi, ki kendisi bir adet küçük Oscar heykelini kaptı. Filmin diğer bir baş rol oyuncusu Julianne Moore, yine karşımıza canavar anne olarak çıkıyor. Kendisini pek beğenmesem de filme güzel bir katkıda bulunmuş. Kendisinden ziyade filmde oğlunu canlandıran küçük Jack Rovello, gerek sevimliliği gerekse kendi çapında performansı bence daha iyiydi.

3. başrol oyuncumuz Meryl Streep'e, film de yeterli yer kalmamıştı. Kendisini yeterince seyredememem beni hayal kırıklığına uğrattı. Diğer filmlerine göre performansı da oldukça düşüktü bence. Bu da sanırım Nicole Kidman'ı gölgede bırakmamak içindi. Aynı sahnelerde yer almamalarına rağmen oyunculuğuyla onu çok kolay ezebilirdi.

Film 8 yıl önce gösterimdeydi. Ama ben düne kadar inatla izlemedim. Dün de keşke daha önce izleseymişim dedim. Önce filmi bana verdiği için arkadaşım Barış'a, sonra da soundtrack le merakımı cezbeden Ahmet'e çok teşekkürler...

1 Şubat 2010 Pazartesi

Kıskanmak

1 Şubat 2010 Pazartesi 0

Nahid Sırrı Örik'in bu güzide eserinden ancak sinemaya uyarlanınca haberim oldu. Kısa gösterim süresinde filmi kaçırdım ama kitabı okudum Oğlak Yayınları yeni baskı yapınca.
Öncelikle böyle yetkin karakter analizleri içeren orijinal bir kitabı unuttuğumuza, hakkının verilmediğine üzüldüm. Çünkü bence çok başarılı bir roman.
1930'larda geçen kitapta abisi ve yengesi ile birlikte yaşayan, yaşı geçkin ve çirkin Seniha'nın abisine karşı beslediği sonsuz kıskançlık ve akabinde gelişen olaylar anlatılıyor. Bu kıskançlığın nasıl başladığına, Seniha'nın nasıl bunu içinde büyüttüğüne tanık oluyoruz.
Genç ve güzel karısı Mükerrem'le mühendis Halit Zonguldak'a gidiyorlar ve Seniha da onlarla birlikte. Seniha önsözde Enis Batur'un da belirttiği gibi negatif bir karakter. Soğukluğu ve ona zıt içinde yanan kıskançlık ateşiyle bazı olayların fitilini ateşleyip olanları seyretmeyi tercih ediyor. Çünkü onu bu dünyada mutlu edebilecek tek şey abisinin canının yanması.
Seniha'da genel olarak topluma, insanlığa karşı bir küçümseme, alay ve nefret var aslında. Yani Seniha hayat boyu gülümsemeyecek bir karakter. Her zaman ıstırap içinde, fakirlikle ve yalnızlıkla imtihan olacağını bile bile kendi kabuğuna çekilen ve kendine acıyan biri.
Tüm hikayeyi Seniha'nın ağzından dinliyoruz. Örik Seniha'yı o kadar güçlü bir şekilde çizmiş ki onunla beraber intikamın soğuk zevkini tatmayı beklerken okurun da hevesi kursağında kalıyor.
Kitabın dili orijinal haliyle korunmuş bu doğru bir tercih olmuş. Çok güzel kurgulanmış bir kitap Kıskanmak. Seniha'nın düşünceleri, kafasında sürekli şekil değiştiren hesaplar ve ihtimaller incelikle yazılmış. Zonguldak'taki kasvetli hava kitaba uygun bir mekan olmuş. Cumhuriyet'in ilk zamanlarında geçen romanda kaç göç toplumuyken bir anda kolsuz elbiselerle balolara katılan bir halkın travmasına da zaman zaman yer verilmiş.
Kıskanmak nihayetinde edebiyatımızda ayrı yeri olan bir kitap ve Seniha da unutulmayacak cinsten bir antikahraman.

"Kıskançlık ateşi, saldırışlarını, sarışlarını ve kemirişlerini senelerce unuttum sandığı kıskançlık ateşleri ihtiyar kızın bütün benliğini yeniden almış, tamamıyla kaplayıp sarmıştı. Ve Seniha artık bunun hep bu şekilde son nefesine kadar süreceğini çok iyi biliyordu. Ancak ağabeyi kendinden evvel ölürse, ağabeyinin kendinden evvel toprağa verildiğini öğrenirse belki de biraz sükun bulacak, kendisi iyi kötü yaşarken toprakta toprak olmuş bir ölüyü artık belki de pek kıskanmayacaktı..."

Acaba hangisi önce öldü?

Ah ahh 90'lar...Ah gençliğim ahh=))


Geçenlerde bir akşam, final haftasında ders çalışmamak adına herşeyi yaptığım sırada, ne yapsam diye seçenekleri gözden geçirirken, birden Youtube'a girdim. Şarkılara, eski kliplere göz atarken, küçükken çok eğlendiğim,hüzünlendiğim şarkılar aklıma geldi. Kendimce küçük bir nostalji gecesi yaptım. (Biraz Muazzez Ersoy tadında bi cümle oldu ama olsun)

İlk önce geçen yıl da sık sık dinlediğim, Emel Müftüoğlu'nun "Hovarda" geldi aklıma. Çok eğlenceli bir şarkı. Klibi de mükemmel. Sözler de gayet eğlenceli=))
Klipte yok yok, günümüzün ünlüleriyle dolu. Hatırlayacaksınız, klibin vamp kadını Seray Sever; Emel'in serseri arkadaşını canlandıran Deniz Arcak, ki kendisi de çok iyi bir şarkıcı ve oyuncu. Çekildiği mekan ve klibin senaryosu çok güzel.

Daha sonra yine Emel'in "Deli Et Beni" yi dinledim. Klipte yine iki ünlü isim; Billur Kalkavan ve Yeşim Salkım yer alıyor. Klipte yer yer erotik sahneler var=)) Şu an ne böyle bir şarkı var ne de böyle bir klip. Şarkı çok güzel.

O gece bir çok şarkı dinledim. Şimdi hepsi için ayrı ayrı yorumlar yapamayacağım, yoksa çok uzayacak. Sadece isimlerini yazacağım; işte onlar:
  1. Emel-Hovarda
  2. Emel- Deli Et Beni
  3. Serdar Ortaç-Karabiberim
  4. Seden Gürel-Bum Bum Bum
  5. Demet Sağıroğlu-Arnavut Kaldırımı
  6. Sibel Alaş-Adam
  7. Sibel Bilgiç-Alışamadım
  8. Yonca Evcimik-8:15 Vapuru
  9. Kenan Doğulu-Sımsıkı
  10. Kenan Doğulu-Yakarım Bilirsin
PS: Hepsi bu kadar da değil ama TOP 10 of '90s yaptım kendimce=))

The Cranberries

Uzerinde kelebek resmi olan cdyi cd calarına koyar, kulaklıklarını takar 'There was a game we used to play' diye baslar sokaklarda yürümeye..Bu video o zamanlar her müzik kanalında gösterilirdi..(Yıl:1999:p) En hit dönemleriydi The Cranberries 'in. 'Just my imagination itttt waaaas' diye evin icinde (klasiktir; elimde mikrofon niyetine bir tarak) baslardım söylemeye eheheh. Vokalistlerinin (Dolores O'Riordan) sesine hastaydım. Her sarkısıyla öyle anılarım vardı ki dinledikce 90'lı yıllara dalıp gittim... Hatta Ingilizce'yi bu saygıdeger grup sayesinde ögrendim bile diyebilirim. Sözlerini ezberleyip, defalarca aynı sarkıyı tekrarlamaya bayılırdım. O zaman kaset vardı. Walkmanime kasetimi takar dinlerdim. Ah ahh ne günlerdi :)) Hay allah.. Yaslılık belirtileri böyle mi baslıyor acaba anlattıgım seylere bak.. Sanki asırlar öncesininmis gibi. Tamam kabul..Teknoloji cok hızlı ilerliyor, durumun benim yasımla cok alakası yok :) Zombie sarkısı sonra dilimden düsmezdi. 'Hey hey What's in your heaaad in your heaaad?' ... Baskaaa; Ode to My Family, Promises, You and Me, Animal Instinct (gitarda calmayi ögrendigim ilk parcaydi kiki), I Can't Be With You.. ben bütün albümlerindeki sarkıları sayarım aslında bana kalsa da.. Bunlar klasiklesmis olanlardı.. There is No Need to Argue 'da sevilesi, hasta olunası bir sarkıydı..Ilk dinledigimde bir süre kendime gelememistim. Ahh bu grup, dünyanın bize vermis oldugu en güzel hediyelerden birisi bence :)) Kendimi bugün icin özel, The Cranberries sarkılarına adadım. Arada dinleyin anın benim gibi, arsivinizde bulundurun mutlaka..bir kösede dursun :)
p.s. Mart'ta yeniden bir araya gelip Avrupa'nın bircok ülkesinde konser verecekler.
Büyük bir hevesle baktım hani 'olur mu olur' diye..Türkiye yoktu iclerinde:(  Hayırlısı.
 
◄Design by Pocket