31 Ocak 2010 Pazar

joie de vivre

31 Ocak 2010 Pazar 1

Ne zaman canım sıkılsa Amelie'nin soundtrackini dinleyip kendime geliyorum.Efsanevi filmin efsanevi soundtrackini.Yann Tiersen'in harika besteleri bu masalsı ve rengarenk filmi daha renkli hale getirmişti.20 parça mevcut albümde.Biri fransızca biri ingilizce iki şarkı var.Guilty adlı şarkı çok güzel,eski bir kayıt ve sözleri çok hoş: "if it's a crime that i am guilty, guilty of loving you..."
Amelie gösteriminden aylar sonra yaşadığım şehre gelmişti.Arkadaşımla erken bir seansa gitmiştik.Salonda ikimizden başkası yoktu.Önce filmi gösteremeyiz,iade edelim paranızı falan demişlerdi ama sonra izlemiştik.Kendimi çok şanslı hissetmiştim böyle güzel bir filmi sinemada izleyebildiğim için.Sevimli karakterleri,esprileri,müthiş yaratıcılığıyla benim için bir başyapıt. Fransızca aşkımı başlattı bu film.Sonra kursa da gittm bir sene "je suis etudiant, j'aime le cinema." dan öteye geçemedim ama fransızca ve paris sevgim bitmedi. Audrey Tautou o sevimliliğiyle,yaptığı iyiliklerle sonra bulduğu hayatının aşkı ve mutluluğuyla beni büyülemişti.
Albümdeki çok sevdiğim parçalar şunlar:
Comptine D'un Eté: L'apres Midi
La Valse D'Amelie (orchestra version)
Le Moulin
La Dispute
La Valse Des Monstres
Yann Tiersen'in müziği çok canlı, çok enerjik, çok sesli bir müzik.Adeta büyüleyici.Daha sonra Goodbye Lenin filmine de soundtrack yaptı.Yani naif ve güzel filmler için Tiersen'in müziği biçilmiş kaftan.
Amelie hem dvdsiyle hem soundtrack albümüyle eczanelerde satılmalı bence antidepresan olarak.

Sertab Erener'i Canlı Dinlemek..

Bende uykusuzluk halleri yine nüksetti. Tam düzene girmisti yine uctu gitti. Neyse aslında bir bakıma ise de yarıyor, bu sayede KanalTürk'te Berrin'le Gecenin Rengi adlı programı izledim. Pek bir keyif aldım, cok da mutlu oldum. Cunku konugu Sertab Erener'di. Hani derler ya saatlerce insan soyleyemez, sesi kısılır bir süre sonra, o yuzden konserler kısa tutulur..yok yani bu sözler Sertab Erener icin gecerli degil kesinlikle.. Sonlara dogru daha da sesi acıldı. En ufak bir degisiklik yoktu sesinde o kadar guzel..Kayitlarindan ayiramazsin canli halini.. Gerci tabii ki kanıtlanmıs bir gercek; kıskanılacak boyutlarda 'inanılmaz' diye tabir edilebilecek bir ses rengi var. Allah basımızdan eksik etmesin :) Konserine gitmeyi o kadar cok istedim ki.. Cok keyifli bir programdı. Baslangıcta Elif Safak'ın Sertab Erener icin yazdıgı mektubunu okudu. O kadar güzel anlatmıs ki. Bir yerden orjinal metnini bulursam paylasmak isterim. Veya bu programın tekrarı oluyorsa izleyin mutlaka. Taksideki saka, kardesinin sesi diye tahmin ettigim kisinin Sertab Erener'i anlatması. Ulser oldugunu ve bu konuda inanılmaz sıkıntılar cektigini bilmiyordum mesela. Sabrına ve disiplinine hayran kaldım. Cok zorlu günler gecirmis.. 'Oyle olmasaydı simdiki Sertab olamazdı ama diyor' kardesi cok da dogru..Beraber calıstıgı müzisyen arkadası geldi son iki sarkısını soylerken; piyanoyla oynuyordu resmen.. Herkes o kadar profesyoneldi ki. Hayran kaldım gercekten. Bu programı da ilk defa izliyorum bu arada, Berrin Hanım son derece enerjik tatlı bir kadın.
Ayrıca bunu da bugün ogrendim, Grammy'e aday olmus Sertab Erener; Demir Demirkan'la yaptıgı bir albumle. Anladıgım kadarıyla, türküleri Ingilizce söylemis veya ona benzer bir seyler. Internetten arastırmak istedim ama cok detaylı bir bilgi edinemedim. Merak icerisindeyim bu konuda.. En kısa zamanda kendimi aydınlatmam lazım :) Ben de hani artık single albumler mi cıkaracak boyle, bitti mi daha yeni bir seyler yok mu derken Grammy'e aday oldugunu ogrenince kendisine hak verdim, bir kere daha hayran kaldım.
Unutamadıgım sarkıları:
-Incelikler Yuzunden
-Yara (Levent Yuksel'le birlikte harikalar yaratmıslar)
-Yanarım
-Acık Adres (bu parcası da mukemmel olmus)

yaşamak mı ölmek mi?


Michael Cunnigham'ın Saatler kitabından çok etkilenmiştim.Üç kadın,birbirine bağlanan hayatları,aynı zamanda yazar,kahraman ve okur üçgeni.Hayatlarıyla ne yapacağını bilemeyen, kendi içlerinde fırtınalarla boğuşan,ölümle hayat arasında gidip gelen kadınlar.

Stephen Daldry bu zor kitabı müthiş bir şiirsellikle,başarılı oyuncularla beyazperdeye aktardı. Nicole Kidman Oscar kazandı.Ama filmi bu kadar güzelleştiren,akmasını sağlayan en önemli şey Philip Glass'ın harika müzikleriydi.

Piyano ağırlıklı 14 tane parça var soundtrack albümünde.Michael Cunnigham'ın filmle ve müzikleriyle ilgili bir yazısına ve kitaptan alıntılara yer verilmiş kartonette.Filmdeki iniş çıkışları, karakterlerin ansızın aldıkları kararları,yenik düşmelerini,sarsılmalarını müzikler çok güzel aktarıyor.

"The Poet Acts", "Morning Passages", "Why Does Someone Have to Die?" benim favori parçalarım.İnsanı alıp götüren,biraz depresif bir albüm ama filmle kitap da öyle.Sonuçta Virginia Woolf'un ölü bir kuş karşısında yaşadığı dehşet ve intiharına karşın diğer iki kadın her şeye rağmen o an "orada ve hayatta" olmanın hem acısını hem mutluluğunu kabul ediyorlar.Müthiş bir fimi tamamlayan çok güzel bir soundtrack çalışması.

30 Ocak 2010 Cumartesi

vogue türkiye!

30 Ocak 2010 Cumartesi 1

Mart kapıdan baktırır Vogue Türkiye aldırır.Dünyanın en prestijli moda dergisi sonunda geliyor. Aylardır konuşuldu,editör kim olacak,kimler çalışacak diye?
Yıllardan beri uğraşılan ve getirilmeye çalışılan bu devi Doğuş grubu getirdi.Derginin genel yayın yönetmeni Doğuş Yayın Grubu'nun iş geliştirme ve dış ilişkiler sorumlusu olan Seda Domaniç olacak.Conde Nast'la yapılan görüşmelerde Domaniç'te karar kılınmış.Moda editörü ise Mary Fellows,yani ithal:) Art direktörler de öyle. Titiz bir çalışma söz konusu.
Önümüzdeki hafta başlayacak olan İstanbul Fashion Week,Vogue Türkiye....Bunlar Türkiye'de moda için çok önemli olaylar.Merakla bekliyorum Vogue nasıl olacak,kadroda kimler var,nasıl editoryaller olacak,bizim kendi tasarımcılarımız yer alacak mı? Daha önemlisi kapakta kim olacak? Benim en büyük korkum çağrılan her yere giden,pr delisi olmuş Elif Şafak'ın kapak olması. Düşünsenize ne komik olurdu:kırmızı renkli tek omuzlu bir Lanvin elbise ya da vintage bir Missoni hırkayla Elif Şafak! Yazısı da şöyle: entelektüel şıklığı:)

love at first sight



Kris van Assche çok yetenekli bir tasarımcı:Dior Homme'un tasarımcısı.Fakat kendi markası da var.Çok yenilikçi çok dinamik tasarımlar yapıyor.Son kampanya fotoğrafları harikaydı.Yaratıcılık sonsuz anlayacağınız.Ama kendisinin en güzel tasarımları müthiş ayakkabıları. Hepsine bayılıyorum.Çok yalın ve çok güzeller.Yani tam tasarımcı işi.Her biri resmen giyilebilir sanat eseri.

Ama bu 310 euroluk sarı fermuarlı deri sneaker beni benden aldı, aşık oldum. Mario oynarken sapıtan velet gibi delirdim bunu görünce.Alcaam alcaaammmm!!! Bühüüüübühühüü.......

böyle buyurmuş kaiser


"In a meat eating world, wearing leather for shoes and even clothes, the discussion of fur is childish. "(In the north, hunters) make a living having learned nothing else than hunting, killing those beasts who would kill us if they could kill us."


Karl Lagerfeld kendine kızan Peta yetkililerini böyle paylamış zamanında.Bu nasıl bir rahatlık nasıl bir kendine güven şaşırdım.Ne diyelim sonuçta lüks bir moda evini tek başına yönetiyor.Ne dese ne yapsa olay.Hayran olduğum bir insan kendisi.70 küsür yaşında hala çalışıyor.Üstelik moda tasarım eğitimi almamış yani alaylı ve şu anda kariyerinin zirvesinde.Chanel'i müthiş bir şeye dönüştürdü.Harika koleksiyonlar yapıyor,Şangay'da Moskova'da defileler düzenliyor. Kampanya fotoğraflarını kendi çekiyor.Yani Lagerfeld hakiki kürk kullanıyorum ben diyorsa kimse bir şey diyemiyor.Böyle bir ego,böyle nevi şahsına münhasır bir insan.Her gün şaşırtıyor.

kaç kere yemin ettim....

Sartorialist'i bilmeyen,görmeyen kaldı mı? Yine de söyleyeyim.Moda endüstrisinde uzun yıllar çalışmış olan Scott Schuman adlı bir şahıs tasarımlarla,podyumdakilerle sokak arasındaki farkı görüp sokak modasını fotoğraflamaya başladı birkaç yıl önce.Kıyafetlerini, kombinlerini beğendiği insanların fotoğrafını çekti.Sonra bunların iyilerinden bir best off kitabı yapıp imza günleri düzenledi,yani aldı yürüdü.Ama bir süre sonra sıkıldım ben.Bazı insanlar özellikle sanki nasıl marjinal olsam diye giyinmiş.Çoğu öğrenci,editör,sanatçı bıdıbıdı zaten.Bir de bir trend olmuş Allahhh herkeste aynı şey.Hele yazın çorapsız makosen giyme trendi vardı ki sormayın. Tamam görüntü olarak güzel,kısa paçalı,dar kesimli pantolonla hoş oluyor ama rahatsız bi şey sonuçta.Neyse uzun zamandır bakmıyorum kısacası bu siteye.
Ama daha yeni bir site daha var ki bu alanda Sartorialist'i solladı: jak and jil. Yine sokaktan insanlar ama bu sefer tam tadında. Çünkü Milano,Paris moda haftalarında çekilmiş fotoğraflar.
Kişiler model,editör veya tasarımcılar ve çok şıklar. Daha yaratıcı daha mükemmeller. Tommy Ton'un çektiği fotoğraflar harika.Ayakkabıları çok çekiyor. Artık günümüzde ayakkabı elbiseyi değil elbiseler ayakkabıları tamamlıyor zaten.
Ama bu kusursuz hem güzel hem yakışıklı hem de şık giyimli insanları gördükçe moralim bozuluyor.Ya bu kadar da sığ bir insanım.Kaç kere diyorum kendime bir daha bakmayacağım diye ama napayım dayanamıyorum.Bu da böyle bir iptila işte.

Puzzle ama FOSFORLU !

Efendime soyleyeyim, bu gormus oldugunuz yer Hong Kong'dan kucuk bir alıntı olup, karanlıkta sanki ısıklandırmalarla dolu binalara bakıyormussunuz izlenimi veren, bizzat tarafımdan alınıp zevkle yapılmıs, 1000 parcadan olusan bir puzzledır. Cok anlamlar yuklemenize gerek yok, etrafını fosforlu kalemle cizmisler binaların, gece iste onlar gozukuyo ama hos bir manzara oluyor..Cerceveletip odama asacagım insallah en kısa zamanda. Bu soguk havalar, yuzumde igne batma etkisi yarattıgından dısarda bulunmaktan mumkun mertebe kacar durumdayım..hayırlısı. Beni kandırmak cok kolay iste..hooop cıkar böyle marjinal bir ürün, ben de alıp hemen yapayım. Ay cok guzel oldu! Fosforlu halini de göstermek isterdim ama fotograf makinem, gece benim gordugum fosforlu alanları size gostermemi imkansız kılıyo. Bir teknigi bir yöntemi varsa benimle paylasırsanız eger ole de ceker koyarım. Sevgiler!

Sanırım karanlıkta cekme isini de becerdim!! Bakınız:

Hot Chip

Hot Chip, 2000 yılından gunumuze gelen, elektro indie pop tarzı calan, aynı zamanda Grammy'e aday gosterilmis olan Ingiliz bir grup. Dorduncu albumleri olacak One Life Stand ise, Subat'ın ilk haftası cıkacakmıs. Simdiden birkac sarkısı radyolarda donmeye basladı. Acıkcası, albume alısmam biraz zaman aldı, pek bekledigim gibi degildi. Daha pop bir tarza kaymaya calısmıs, eski sarkılarında dinledigim o tadı bulamadım.(Ne demek istedigimi anlamak istiyorsanız Over and Over veya Ready for the Floor sarkılarına bir göz atın.) Bu arada, son albumlerine adını veren One Life Stand sarkısına klip cekmisler. Kendi web sayfalarına koymuslar oradan izleyebilirsiniz.

Ayn Rand'ı okumak okutmak..

Fountainhead (Hayatın Kaynagı) adlı kitabını okuyayım bir dedim. Tugla boyutlarına sahip bu kitabı okumak insanın omrunden omur yiyiyor mu? Bence, evet.. Sinan Cetin eminim ki cok severek okumus, bu yuzden de kitabı yayınlamak istemis, sahiplenmis etmis, zamanında da iyi satıslar elde edildi falan da... Yok yani ben begenmedim.. Bir mimarın hayatını anlatan bu kitabın filmi de cekilmis sonrasında.. Etkilenenler ciddi bir boyuttaymıs, o da anlasıldı. Belli bir felsefeye dayanan, herkesin o mertebeye ulasamayacagı, hatta olanlara bir anlam veremeyecegi, eh sonlarına dogru da fena sacmalamıs denilebilecek bir hikayesi var. Basta tamam 'oo iyiymis, etkilendim. kapitalizm, modern toplum..ne guzel ele almıs' dedim ama cok uzun be kardesim..Oku oku bitmiyor. 23 yıllık hayatım boyunca(düsün o kadar cok yasamısım, gecirmis gormusum:p) ben bir kitabı okumakta bu kadar zorlanmadım. Bu kitabı bitircem diye yanında bir 5 kitap daha bitirdim, bu kitap hala bitmedi. Konu bir türlü ilerlemedi, olmadı iste. Ayn Rand'ın sınavından kaldım. Okumayın ama bence, hayat güzel hani o yanlarını gormeye calısın..gercekten ciddiyim bu konuda :)
 
◄Design by Pocket