28 Eylül 2010 Salı

SONG TO SONG..just listen!

28 Eylül 2010 Salı 0

Graffiti6 - Stare Into the Sun
.....I'm gonna swim in seas of green, I tell you I'm gonna run like I'm seventeen, forever I see a rainbow, purple and gold, but it's covered.








Sia - Breathe Me
....Help, I have done it again/I have been here many times before/Hurt myself again today/And, the worst part is there's no-one else to blame








Massive Attack - Psyche
..I was the car still running/And when you call i'll be your shield for life/And if you feel it you will fly/The sun should have been with me/When I was set to fall in/As I was set to fall in.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Artemis'ten İki Taze Kitap:))

18 Eylül 2010 Cumartesi 0

Uzun zaman aradan sonra tekrar merhabalar:)) Sezona iki yeni kitabın çıktığı haberini vererek başlıyorum. Her ikisi de Artemis Yayınları'ndan çıktı.
İlk kitabımız, kendisine yerli Philippa Gregory dediğim ve Philippa Gregory'nin kitaplarını dilimize çeviren Demet Altınyeleklioğlu'nun kaleminden çıktı. İlk kitabı Moskof Cariye: Hürrem'in ardından tek hanedan ailemiz, Osmanoğulları'ndan bir kadınla devam ediyor. Kanuni ve Hürrem'in tek kızları olan Mihrimah Sultan'ı anlatan romanın adı Cariyenin Kızı: Mihrimah. Dönemin olaylarına yön veren hanedan kanı taşıyan kadınlardan birisi olan Mihrimah Sultan ve onun gözünden saray hayatı anlatılıyor. Kitabı henüz aldım. Ama çok hızlı okunuyor. Yine güzel bir anlatıma sahip. Tavsiye ederim. Bu arada Valide Sultan: Nurbanu da yakında geliyormuş haberiniz olsun.
İkinci kitap, birçok ülkede ve ülkemizde çok satan ve ilgi gören Boleyn Kızı'nın yazarı Philippa Gregory'den. Beyaz Kraliçe. Tudor hanedanını seri haline getiren yazar, bu hanedanın Kraliçe Elizabeth'le sona ermesinin ardından, kalemini Tudorlardan önceki Plantagenetlar'a çevirmiş. Yine bir hanedan üyesi kadını anlatan Gregory bu sefer Beyaz Kraliçe olarak adlandırılan Elizabeth Woodville'i anlatıyor. Bu kitabı da aldım, ama sırasını bekliyor.Diğer Kitaplar kadar güzel olacağı ümidiyle okumayı bekliyorum. Meraklılarına iyi okumalar diliyorum.


Resim Ekle

27 Ağustos 2010 Cuma

Kötü Filmler

27 Ağustos 2010 Cuma 1

herkesin vardır nefret filmleri ya da yarısında bıraktığı, salon terk ettiği, ölümüne sıkıldığı. ilk aklıma gelenler şunlar:

1)savage grace: ekremle bizi mahveden film budur. nasıl bi şeydir nasıl bi kepazeliktir anlamadım. uzak durun, yanına bile yaklaşmayın.

2) babam romulus: ne sıkıcı bir filmdi yarabbi. iptal olmuş bi anne ve cefakar bir babayla hayat mücadelesi veren bir çocuk. biyografik bir öykü...

3) gothica: oscarlı insanlar berry ve cruz bu filmlerinden utanıyolardır heralde. hele filmin bir yerinde cruz bedenime sahip olabilir ama ruhuma asla minvalinde bi şey söylüyodu ki evlerden ırak!

4)jeepers creepers 2: ilki orijinalliğiyle hayran bıraktıran filmin ikincisi yönetmenin cinsel kimliği nedeniyle sıkı vücutlu amerikan gençlerinin şovu gibiydi. bu diri vücutlara yaratığımız da kayıtsız kalamayarak otobüse dil atıyodu(!) daha ne diyim!!!

5) dream catcher: başarısız bir stephen king uyarlaması. ne bu noluyo derken birden uzaylılara bağlayan garip bir film. izlemeyin!!!

6) southland tales: bu ucubik şeyi sinemada izledim ya ölsem de gam yemem. lynch abimin filmleri bunun yanında romantik komedi kalır. kelly canım bu filmi çekerken ne kullandıysan bana da söyle ben de istiyorum.

7) we own the night: eva mendes yollusu vardı bu filmde. abik gubik bişi.

8) iklimler: aman diyim!!!!!!!!!!!!!
Bu liste uzar gider, siz de verdiğiniz paraya acıtan, bunaltan, esneten filmleri yazarsanız iyi olur. Uzak dururuz:)

24 Ağustos 2010 Salı

Fly Away!!

24 Ağustos 2010 Salı 0
Müzik hayatım desek doğru olur mu? Kesinlikle eveeeeeet !!
Ben taze çıtırken hit olan parçalarından biriydi bu da. Hala dinlemeye doyamam.. Ah ahh Lenny sen bir harikasın :p
Yıllardan 1998.. ve bu şarkısıyla -fly away- Grammy'yi aldı. Sonuna kadar da haketti diyebilir miyiz??

I wish that I could fly
Into the sky
So very high
Just like a dragonfly

I'd fly above the trees
Over the seas in all degrees
To anywhere I please

Oh I want to get away
I want to fly away
Yeah yeah yeah

Oh I want to get away
I want to fly away
Yeah yeah yeah

Let's go and see the stars
The Milky Way or even Mars
Where they could just be ours

Let's fade into the sun
Let your spirit fly
For we are one
Just for a little fun
Oh, oh, oh yeah !

I want to get away
I want to fly away
Yeah yeah yeah

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Yalnızlık özgürlüğün iki hırçın kanadıdır!

21 Ağustos 2010 Cumartesi 0
Bugün biraz eskilere dönmek istedim. İnanılmaz sıcak bir hava...Bir boşluk..Yaşadıklarına anlam verememe..Ve kendini yapayalnız bir yerlere atma çabaları derken..Hayat bana o kadar da bireysel takılmanın iyi olmadığını göstermeye çalışıyor sanırım. Eskiler demişken; seçtiğim şarkının adı Kanat.. Söyleyen de Hande Yener.. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi..'Yalnızlık da özgürlüğün iki hırçın kanadıdır.' demek istiyorum :) Umarım şu anda bir yerlerde inanılmaz coşkulu bir şekilde eğleniyorsunuzdur. Keyfiniz hep yerinde olsun..özellikle bu aralar :)












 

yalnızlık özgürlüğün iki hırçın kanadıdır

biri kavuşmaya hasret
kendinden bile uçkun
diğeri kaderden ayna
mecburen çırpınmakta
birinin aklı yerdeyse
diğerinin aklında yer ne?
ortada şaşkın bir beden
kanat mı ben ben mi kanadım?

biraz evvel alçak uçtum
çarpışsaydık anlardım
korkmaya cesaretim yok
yer kandırmaz uçarım

yalnızlık özgürlüğün iki hırçın kanadıdır 


her nedense uçmaktan hep
korkardım ben düşmekten hep
yerden sıtkım sıyrılınca
üstündeyim bulutların

20 Ağustos 2010 Cuma

Bored to Death

20 Ağustos 2010 Cuma 0

Süperkulade görümcesi sayesinde (bahçelerde börülce oynar gelin görümce hesabı) "rengarenk" diye ortalarda banıran ve içi geçmiş gençliğe hitabemizin biz de rengarenkiz diye çınlamasına neden olan sertab erener üstüne bi de istiklal'den topladığı h&m gayleriyle klip çekti. Ee herkes renga renga renk diye gezsin efenim ama kazın ayağı öyle değil. Ölümüne sıkılanlarımız da mevcut. İşte adamlar dizisini de yapmış "Bored to Death". Pek şükela ve hoş.
Sevimli sevimsizlerden Jason Schwartzman var başrolde. 2. kitabını yazarken tıkanmış, sevgilisi tarafından terk edilmiş, kendinden sıkılımış New Yorklu bir yahudi. Beyaz şaraba zaafı var. Dizinin yaratıcısı Jonathan Ames kendi adını vermiş kahramanına, kendi gibi kurgulamış. Bu iç sıkıntısıyla terk ediliş sonrası eline bir Raymond Chandler polisiyesi alan Jonathan internete dedektiflik ilanı verip aynı gün bir iş kapıyor. Öyle cinai vakalar değil bunlar genelde kayıp davaları ama kahramanımız her seferinde başını belaya sokuyor. Sırf kendininki değil elbet arkadaşı Ray'inkini de (Hangover'dan tanıdığımız Zach Galifianakis) o da bir diğer kaybeden: çizgi roman yazarı, sevgilisi ve onun iki kızıyla yaşamakta. Parasız üstelik sevgilisiyle sürekli atışıyolar.



Ha bir de Jonathan'ın çalıştığı derginin patronu George (Ted Dunson) var. O da bir başka sıkılan: 60lardan beri sevişmekte olan bir ruh nası sıkılmasın? New York'tan, onun entelektüel camiasının sıkıcı eventlerinden sıkılmış durumda o nedenle Jonathan ne zaman ben şurdayım burdayım dese ben de gelmek istiyorum diyip olaya dalmakta.
Bored to Death öyle kahkahalarla güldüren bir komedi değil. Canı sıkılan tuhaf karakterlerin (ama aslında bir o kadar da sıradan) yaşadığı olaylar. Dizinin artısı zekice yazılmış diyalogları. Sinsice tebessüm ettiriyo. Bir bakmışsınız dizinin bağımlısı olmuşsunuz.
25 dakika süren dizinin 8 bölümden oluşan 1. sezonu tamamlandı. 2. si de çekilmekte. Wes Anderson tarzı komedi sevenlerin kayıtsız kalamayacağı küçük ve sevimli bir yapım Bored to Death. İzleyiniz!!

23 Temmuz 2010 Cuma

ye.dua et.sev.

23 Temmuz 2010 Cuma 0
Kadıncağız kocasından boşanıyor, ne tür bir hayal aleminde olduğunun farkında değil, kesinlikle çok mutsuz ve bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında. Bir de orada bir adama gönlünü kaptırıp ruh ikizi olduğunu iddia edip saplantılı bir durum oluşturuyor bünyesinde.. Bu kadar saçmalık üst üste gelince de İtalya, Hindistan ve Endonezya yolculuğu başlasın diyor. Herbir ülkede farklı hazların, esasen kendini arayışın peşinde.. Kitap üçe bölünmüş.. 1) İtalya'daki günleri için; 'Nasıl yiyorsanız öyle konuşun ya da Keyfin peşinde 36 öykü' diyor. 2) Hindistan'daki günleri için; 'Seninle tanıştığım için mutluyum ya da kendini arayışa dair yazılmış 36 hikaye' diyor. Ve son olarak 3) Endonezya'daki günleri için de; 'Kendimi çıplakken bile farklı hissediyorum ya da Dengenin peşinde 36 hikaye' diyor. Ben yine her zamanki gibi biraz geç kaldım bu kitabı okumakta.. Hatta Julia Roberts'ın başrolünde olduğu bir filmi bile çekilmiş.. yine de hiçbir şey için o kadar da geç kalmadım demek istiyorum. Devamını okumayı düşündüğüm ikinci kitabı çıkmış. Önce bunu bir okuyup bitirmekte fayda var dedim o yüzden. Açıkcası, bu herkesin yapmak istediği bir yolculuk.. Öylesine elini kolunu sallaya sallaya arkanda ne bıraktığın umrunda olmadan, sadece kendin için bir şeyler yapmak yürek isteyen cinsten. E, bir de hepsini geçtim.. Bunları karşılayacak paraları nereden buluyorlar, onu anlamıyorum. Kredi kartlarında milleri birikti de öyle mi gitti ya da yolunda giden süper bir tazminat davası sonucu mu bu yolculuğa çıktı, onu bilemeyeceğim. Evet, bir kıskançlık mevcut bünyemde böyle bir şey yaptığı için. Çok bilindik hikayeler aslında ve eminim başka bir çok kitapta milyon kere okuduğum şeyler. Her neyse. Çıtır çerezlik, böyle hoş beş keyiflik okunacak güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum yine de. Bir de şunu dedirttiriyor insana aslında.. Hepimizin inanılmaz saçma ve 'boş' sorunları var. Her şeyi kafamızda gereksiz yere büyütüyoruz. Hayatında olması gerekenler oldu, sana bir şeyler kattı ve bitti gitti. Kalbinde sürekli bir şekilde 'belki'lerle yaşamamasını öğrenmen gerekiyor.. Kendini en çok yorabileceğin şey kalbine söz geçirememendir. Beynini yiyip götürüyor yoksa acımasızca ve sen nerede olduğunu anlamadan her şey son buluyor. (Bunun için en iyi örnek bknz. Bihter'in sonu. hahah.)

20 Temmuz 2010 Salı

Shutter Island

20 Temmuz 2010 Salı 0
Leonardo DiCaprio'yu Titanic'ten beri sevemedim ama son zamanlardaki film seçimleriyle hafızalarımda bir yer edinmesini becerdi sağolsun. Böyle insanı derinden etkileyen bir rolü olmuyor genelde, o hissi bende uyandırmıyor diyeyim daha doğrusu, ama inanılmaz vasat bir durumu da yok şimdi hakkını yemeyeyim.
Nazi zamanında, esir alınan Amerikan askerlerine yapılan bir takım psikolojik deneylerden hep bahsedilir(yok efendim beyninin ön tarafındaki sinirler alınıyormuş da hastalar zararsız hale geliyormuş vs şeklinde) ama ne kadar doğrudur değildir hiçbir zaman kesin bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Bu filmde de yer yer bu konu üzerinde durulmuş, ama esas olarak bir adada akli dengesi bozuk hastaların bakımının üstlenildiği bir merkez konu edilmiş. Leonardo'cuğumuzda adli polis olarak adaya gelir ve kayıp birisini bulmaya çalışır yeni ortağıyla birlikte. Sonra ortağından şüphelenmeye başlar, etrafındaki insanlar da hiç güvenilir değildir.. Esas olarak 67. hastayı aramakta ve bir isme kitlenip onu aramaktadır. Ben bu konuyla ilgili bir tiyatroya da gitmiştim aslında. Haluk Bilginer oynuyordu. Sonunu söylersem şimdi tadı kaçar mı bilmem diyeceğim ama ben filmi baya bir geç izledim o yüzden çok da bir sorun olmaz diye düşünüyorum. Hastayla doktor rolleri değişirler, esas hastaya hayal dünyasındaki gibi bir ortam yaratılır ve sonra o da işin saçma boyutlarını algılar ve gerçeklerle yüzleşmeye başlar. Bu şekilde hayalle gerçek arasındaki farklılıkları görmeye başlar. Hasta aslında öylesine bir travma geçirmiştir ki yaşadıklarıyla yüzleşemediği için hayal dünyasında karakterler yaratarak kendisini iyi adam ve diğerlerini kötü adam yapmıştır ve bu hikayesine inanmaktadır. Daha düzgün nasıl anlatabilirim bilemedim. Herkes deli ya hepimiz deliyiz işte..Yaşasın!! Sonunu da güzel bitirmişler aslında. Hani şöyle bir ikilemle karşı karşıya kalıyorsunuz. Deli olduğunun gerçekten farkında mı, yoksa yine en başa sarıp hayal dünyasında mı yaşamaya karar verdi..? Bir iki lafı farkında olup iyi biri olarak ölmesinden bahsedip iyileştiğini ama yaşamak için de bir nedeni kalmadığını gösteriyor. Ben de aynen o şekilde düşünenlerdenim.
p.s. Filmin tek kusuru benim için şarkı seçimleri olabilir bu arada. Hayalkırıklığı..

18 Temmuz 2010 Pazar

Aklınızı Başınızdan Alırım !!

18 Temmuz 2010 Pazar 0
Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki..kendi üzerimde test ettim :) İki şarkıyı da True Blood S03 EP4'te izledim geçen gün. Dizide çaldığı sahnelerden dolayı mı oldu bu etki bilmem ama bu bölüm özellikle, baya bir başarılı olmuş şarkı seçimleri.

Damien Rice - 9 Crimes (Demo) --bu versiyonu özellikle tavsiye ederim. 9 adlı albümünde, hidden bonus track kıvamında 11. parça olarak yer alıyor.--

Leave me out with the waste
This is not what I do
It's the wrong kind of place
To be thinking of you
It's the wrong time
For somebody new
It's a small crime
And I've got no excuse

Is that alright?

Give my gun away when it's loaded
Is that alright?
If you don't shoot it, how am I supposed to hold it?




Massive Attack - Paradise Circus

It's unfortunate that when we feel a storm,
we can roll ourselves over 'cause we're uncomfortable.
Oh well, the devil makes us sin
.
But we like it when we're spinning, in his grin.

 

Love is like a sin, my love
For the ones that feels it the most.
Look at her with her eyes like a flame.
She will love you like a fly will never love you, again.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

İstanbul Hatırası...

7 Temmuz 2010 Çarşamba 0
Geçenlerde D&R'a girdiğimde, raflara sıra sıra dizilmiş, Ahmet Ümit'in yeni kitabı "İstanbul Hatırası"nı gördüm. Hemen raftan bir tane aldım, kendime bir yer bulup okumaya başladım. İlk olarak arka kapağa göz attım. Bu bana yeterli gelmedi, kitabın içiersinden rastgele bir bölüm açtım ve okumaya başladım. Hoşuma gitti, hemen aldım. İçinde hem tarih, hem polisiye olaylar var. Önceden okuduğum Ahmet Ümit romanlarını da referans olarak alırsak, almamam ve sizin almamanız için hiç bir sebep yok.
Romanda İstanbul'da işlenen bir dizi cinayetler ele alınıyor. İstanbul'u İstanbul yapan imparator, kral ve padişahlara ait olaylar, efsaneler, mekanlar ve mekanların tarihleriyle mükemmel bir şekilde harmanlanıyor. Byzantion'dan İstanbul'a kadar birçok efsane ele alınıyor. İstanbul hakkında çok şey bildiğini sananlar dahi, çok yeni şeyler öğreneceklerdir, eminim.
Romanımızın içeriğini daha fazla açmayacağım. Size tavsiyem, alın ve okuyun. Zaten bir solukta okuyacaksınız.Okudukça İstanbul'u daha çok sevebilirsiniz. Kahramanlarımız Başkomiser Nevzat ve Yardımcıları, Komiser Zeynep ve Komiser Ali ile sizlere şimdiden iyi okumalar, iyi eğlenceler...
 
◄Design by Pocket