14 Aralık 2010 Salı

Tam Bana Göre...

14 Aralık 2010 Salı 0
Benim gibi tarih delisi birisine iyi gidecek bir dizi geliyor yakında. 5 Ocak günü Show TV'de başlayacak olan, Muhteşem Yüzyıl ~Aşk-ı Derun~ beni heyecanlandırıyor. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem aşkı bu sefer Meral Okay'ın kaleminden, Taylan kardeşlerin kamerasından ekranlara gelecek.
Kanuni'yi Halit Ergenç canlandıracak. Yakışacak bence. Valide Sultan da tabi ki Nebahat Çehre olacak. Aşk-ı Memnu'dan entriklara alışık olan Nebahat Çehre, oyuncu kimliği ile bu entrikaları saraya taşıyacak.
Hürrem'i canlandıracak oyuncuyu bulmakta zorlanan ekip, sonunda onu da bulup kadrolarını tamamlamışlar.
Ne olursa olsun, Gülben Ergen'in oynadığı, Hürrem Sultan'dan iyi olacağı aşikar...
Beklemediyiz efendim, hem de heyecanla...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Av Mevsimi...

13 Aralık 2010 Pazartesi 0
Fragmanını ilk kez izlediğimden beri heyecanla beklediğim bir filmdi. Sonunda kavuştum geçtiğimiz günlerde. 3 saat süren bir heyecandı benim için. Heyecanım bir an bile düşmedi. Baya kalabalık bir grupla gittik. Herkes benim gibi düşünmedi tabi ki. Ama ben gerçekten büyük hayranlıkla izledim. Herşeyden önce Şener Şen gibi bir usta, yeniden Yavuz Turgul'un kamerasında, bu çok önemli. Diğer oyunculara gelecek olursak, Çetin Tekindor tartışılmaz; Okan Yalabık ve Melisa Sözen gençliklerini çeşitli dizilerde ve diğer projelerde geçirmiş, gençlikten çıkmış yetenekler; Cem Yılmaz'a gelince, kendisi daha önce birçok projeye imza attı, birçoğunda da yer aldı ve başarılı oldu. Türkiye'nin en sevilen simalarından. Ben başta bu kadroda ismini duyunca "Nasıl olacak acaba?" diye düşünürken, filmi izleyince tüm bu sorular, endişeler silinip gitti kafamdan. Tek kelimeyle o da harikaydı.
Filmin görüntü kalitesi, seçilen sahneler, müzikler çok güzel. Son dönemde atağa kalkan Türk sinemasına güzel bir örnek daha katıldı.
Film etkileyici birçok sahnesi var ama hepsini saymayacağım. Filmin havası kaçar. Ama bir sahne var ki günlerdir Facebook'ta insanlar paylaşıyorlar. O da Cem Yılmaz'ın şarkı söylediği sahne. Herkes çok beğenmiş. Şarkının adı "Hayde"; orjinal halini Kazım Koyuncu da seslendirmiş. Ama Cem Yılmaz'ın sesinden daha fıkır fıkır olmuş. Ben de beğendim.
Başta da belirttiğim gibi, ben çok beğendim. Ama bir çok arkadaşımdan da film çok kötüydü diye yorumlar duydum. O halde herkes izleyip kendi karar vermeli. İzlemeyenlere iyi seyirler şimdiden...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Yeni Çıktı...

1 Aralık 2010 Çarşamba 2
Elif Şafak'ın beklenen kitabı "Firarperest" sonunda raflarda. Henüz okuyamadım. Şöyle bir göz attım. Başta kapağı çok güzel olmuş. Çok davetkar, "Gel beni oku!!!" diye çağırıyor resmen. Resim ve tasarım etkileyici. İçerisine baktığımda da M. Kutlukhan Perker'in çizimlerinin süslediğini gördüm. Çok güzel. Herkes okusun o halde:))
İyi okumalar...

Due Date...

26 Kasım'da ülkemizde vizyona "Git Başımdan" adıyla vizyona giren "Due Date"'in başrollerinde Robert Downey JR. ve Zach Galifianakis oynuyor. Yönetmen koltuğunda ise, daha önce "The Hangover"dan tanıdığımız, Todd Philips var. Film, yine "The Hangover" tadında zaten. Bir dizi aksilikler üzerine kurulu. Fakat bu aksilikler bir süre sonra komik bir hal alıyor ve sizi birazcık eğlendiriyor. Bu aksilikler, tesadüfen yol arkadaşı olmak zorunda kalan bir mimar ve Hollywood'da oyunculuk hayali kuran bir oyuncunun başından geçiyor.
Mimarımız Peter, çocuğunun doğumuna yetişmek istemektedir. Fakat, uçakta başına olaylar gelir ve tutuklanır. Uçamaz Listesi'ne girer. Araba kiralamak zorundadır, cüzdanını bulamaz. Mecburen kaçık oyuncu Ethan'a katılır. Yolda başlarına gelenleri artık siz izleyin.
"The Hangover" kadar komik olmasa da, güzel bir film. Sizi eğlendirecek. Neden sürekli "The Hangover"'la karşılaştırıyorum diye merak ederseniz iki filmin de yönetmeni aynı. Dolayısıyla ikisi arasında bir karşılaştırma yapabilirsiniz siz de.
Herkese iyi seyirler şimdiden...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Cariyenin Kızı: Mihrimah...

29 Kasım 2010 Pazartesi 0

Daha önce sizlere, buradan, Demet Altınyekelioğlu'nun Cariyenin Kızı: Mihrimah adlı romanın çıktığını ve henüz okuduğumu duyurmuştum. Kitabı bitireli çok oldu. Fakat yazmaya bir türlü fırsat bulamadım. Şimdi birden aklıma geldi. Oturup sizinle bu romanı paylaşmak istedim.
Kitabımız, Kanuni Sultan Süleyman'ın biricik kızı Mihrimah Sultan'ı anlatıyor. Dönemin en güçlü hükümdarlarından birinin kızı olarak dünyaya gelmek öyle kolay birşey değil tabi. Herşeyden öte, sarayda yaşadığı çocukluk dönemi bile normal bir çocuk gibi geçmiyor. Çünkü o sıradan bir çocuk değil, üç kıtaya hükmeden bir imparatorun ve aklı, güzelliğiyle herkesi etkileyen bir kadının kızı. Hürrem kadar güzel olduğu söylentileri var. Kitap boyunca, buğday sarısı saçları ve deniz mavisi gözlerine vurgu yapılıyor.
Büyüyüp, çocukluktan çıkınca annesi, artık onun da kendisi yararına çalışabileceğini düşünür. Annesi ile birlikte entrikalar çevirirler. Yapacağı evliliği, Al-i Osman'ın geleceği için yapar. Aşık olduğu ilk adam-bir denizci- ölür. Mimar Sinan, kendisine deli gibi aşıktır. Onun adına çeşmeler, camiler diker. Mihrimah, bu aşkı çok sonra farkeder. Ama o sırada zaten bitli Rüstem'le evlidir. Çocukları vardır. Kardeşleri ölür, annesi ölür, babası ölür; kardeşleri taht kavgasına tutuşur. Başta yenilen kardeşi Beyazıt'ın yanındadır. Selim onu yenince, Selim'in eşi - Mihrimah'ın eski arkadaşı- Nurbanu, onu korur. Onca mutlulukla beraber acılar çeker, Mihrimah.
Kitabın kurgusu daha önce Moskof Cariye: Hürrem'deki kurgu gibi çok güzel. Olaylar birbirine çok güzel bağlanmış. Kitabın kurgusu içerisinde bir süre önce Facebook'ta dolaşan Matematik Harikası başlıklı hikaye; Mimar Sinan'ın, Mihrimah Sultan için yaptığı yapılardaki küçük sırlarda iliştirilmiş. Çok hoşuma gitti doğrusu. Ama hoşuma gitmeyen birşey var o da kitabın kapağı. Bence, çok da hoş değil, Olsun o kadar kusur, kadı kızında da olur...
Meraklılarına iyi okumalar.
PS: Gecikme için kusura bakmayın.

19 Kasım 2010 Cuma

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları ~Bölüm 1~

19 Kasım 2010 Cuma 5

İki gündür gitmek için çeşitli yollara başvurdum. Fakat bugün ancak yer bulabildim. Kendi çapımda bir Harry Potter manyağı olarak, bu filme de bir an önce gitmek istedim. Şimdiye kadar izlediğim, roman uyarlaması olarak, en iyi film serisi bence.( Yüzüklerin Efendisi serisini
okumadım. Onu tenzih ediyorum. Filmler çok iyiydi, ama kitaba bağlı kalınmış mıydı, bilmiyorum.)
Film, biz -Harry Potter meraklılarını- uzun süre bekletti. Sonra, aniden
fragman yayınlandı. İzleyen herkes çok heyecanlandı. Derken serinin son filminin iki parça olarak vizyona gireceği yayıldı. "Demek ki baya ayrıntılı çekecekler!!!", dedik hep beraber...
Serinin son filminin, 2 saat içerisinde bitmemesi beni açıkçası biraz sevindirdi. Çünkü son film olduğundan bir sefer de bitse, filmin oluşturduğu bu atmosfer çok kısa soluklu olacaktı. Devamını heyecanla bekleyeceğiz.
Kitapların hepsini ezberlememe karşın yine de uyarlama çok iyi olduğundan izlemekten zevk alıyorum. Bu bölümde artık bir şeyler çözülmeye başlayacak. Ama yayınlanan bölümde, kitabı okumayıp, olayın akışına yabancı olanlar için, bazı anlar hava da asılı kaldı. Onlar için üzgünüm:)) Salonda bazı an
larda "Harry, neden böyle yaptı??" diye soran sesler duymadım değil.am ortada kestiler, 1. Bölümü. Voldemort, mürver asayı eline aldı ve orada bitti.
Filmin hemen her sahnesini heyecanla izledim. Sadece bir sahnede üzüldüm; - bu ayrıntıyı söylemekte bir mahsur yok, ki kitabı okuyanlar biliyorlardır- Harry'nin sağdık dostu cin Dobby, uyuz
Belatrix Lestrange'in fırlattığı bir bıçakla hayatını kaybetti.
Filmin görüntüleri, efektleri ve müzikleri gayet güzeldi. İki buçuk saat süren film, gayet akıcı. Henüz izlemediyseniz, şiddetle tavsiye ediyorum. İzleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler...

14 Kasım 2010 Pazar

Sıla İle Yeniden...

14 Kasım 2010 Pazar 0
Sıla'nın İmza albümünden sıkılmaya başlamıştım ki ( tahminimce diğer dinleyiciler de sıkılmaya başlamışlardır) , yeni single - Acısa da Öldürmez-. Çok beğendim. Sıla'dan ihtiyacım olan taze kanı aldım, sabah akşam dinliyorum. Müziği duyunca işte Sıla diyorum. Sözleri de çok güzel*. Dinleyin, dinletin:)) Herkese iyi dinlemeler...




*Bir bir aklımda söylediklerin

İşe yaramaz bu bildiklerim

Hatırlamak laneti aklımın
Acımaz anlatsam hadi buyrun

Ben birine aşık o bana vurgun
Soranların kuzey yıldızıydık
Beraber de yapamadık
Kendi dünyamızın yalnızıydık

Anlayınca çok geç oldu
Mahvolduk kahrolduk
Sonra döndük dedik ki
Acısa da öldürmez

Cehenneme döndürmez
Hayatını söndürmez
Gideni de döndürmez artık

18 Ekim 2010 Pazartesi

Mahpeyker: Kösem Sultan...

18 Ekim 2010 Pazartesi 2

Son birkaç yıldır yapılmalı dediğim türden bir film nihayet geçen cuma vizyona girdi. Mahpeyker: Kösem Sultan. Bugün henüz izleyebildim. Sinemanın yolunu tutmadan önce daha önce pek sık yapmadığım bir şeyi yapıp film hakkında ki yorumları okudum. Okuduğum yorumlar pek parlak değildi. Genelde daha önce çekilen yabancı tarih filmleriyle
karşılaştırılmış ve düşük puanlar verilmişti.
Bunların başında Hint asıllı yönetmen Shekhar Kapur'un çektiği 1998 yapımı Elizabeth ve 2007'de vizyona giren Elizabeth: The Golden Age geliyor. Bu karşılaştırmayı yapıp Mahpeyker'i beğenmeyen yorumların içinde, çok beğenip yüksek puanlar verenler de vardı. Ben de filmi izledikten sonra, bu az sayıda ki beğenenlerden birisi olmaya karar verdim. Bence
dönemin harem hayatı çok iyi yansıtılmıştı. Bu döneme ait
birçok kitap okudum, çeşitli - basit- filmler izledim. Şuana kadar yapılanların en iyisi olduğuna karar verdim ve bence yabancı yapımların karşısında da durabilecek bir film.
Okuduğum bazı eleştirilerde, filmin yeterince etkileyici olmadığından yakınıyorlardı. Bu bence izleyicinin dönem
hakkında ki bilgisinin yetersizliğinden kaynaklanıyor. Çünkü Kösem Sultan'ın sarayda
etkili olduğu dönem o kadar çok kişi etkin ki, bunları bilmeden filmin anlaşılması zor biraz. Çünkü bu kadar teferruatlı bir dönem 2 saatte ancak bu kadar anlatılabilir.
Filmin başrollerinde; usta oyuncu Selda Alkor -Kösem Sultan'ın yaşlılığını canlandırıyor-, genç oyuncular, Damla Sönmez ve Gökhan Mumcu yer alıyorlar. Filmin konusuna gelince, saraya gelen Emine'yi (Kösem Sultan) gören I. Ahmet, görür görmez vurulur ve ona Mahpeyker adını verir. Mahpeyker'in sarayda kalmasını emreder ve hemen nikah kıyar. Fakat nikahlandıklarını hemen duyurmazlar. Çünkü o zaman hayatta olan Büyük Valide Sultan Safiye ve Valide Sultan Handan sultanlar, Mahpeyker'i istemezler ve Mahpeyker'in harem eğitiminden geçmesi gerektiğini bahane ederek onu padişahtan uzaklaştırırlar. Bu sırada II. (Genç) Osman'ın annesi olan Mahfiruz'u padişahın gözdesi yapmaya çalışırlar. Fakat, padişah kendisini oyaladıklarını anlayınce, Büyük Valide Sultan, Safiye'yi olandan bitenden sorumlu tutarak, onu eski saraya sürer. Derken birbirlerine kavuşan Ahmet ve Mahpeyker, zaman geçer çocukları olur ve Sultan I. Ahmet aniden ölür. Mahpeyker artık yalnızdır ve iktidar
hırsıyla eski saf halinden çok uzaklaşır ve artık gözünü tamamen iktidar hırsı bürür. Bunun için kendi oğlunu dahi öldürtür.
Olayın sonunu hepimiz biliyoruz. Sarayda geliniyle iktidar kavgasına tutuşan Kösem Sultan, bir gece dairesinde ölü bulunur.
Döneminin en önemli şahsı olan Kösem Sultan, o dönem de çok zor olan bir şeyi yapmış, Osmanlı'yı 10 yıl boyunca oğlunun adına bilfiil yönetmiştir. Bu ilk ve sondur. Diğer sultanlar da yönetimi etkilemişlerdir, fakat aleni olarak yönetememişlerdir.
Müziklerine de değinmeden edemeyeceğim. Can Atilla tadında olan müzkler de gayet başarılılardı bence.
Tarih meraklılarına kesinlikle tavsiye ediyorum. İzlemek isteyen herkese şimdiden iyi seyirler...

~Carmen~

Geçtiğimiz yaz gittiğim Madrid'de, "Buraya kadar gelmişken, bir flamenko izlemeliyiz!!!" dedik arkadaşlarla. Özellikle yerel bir gösteri aradık. Bunun için birkaç flamenko bar gezdik, fakat kendilerinin sabit bir yeri yokmuş. Gezicilermiş. Bulamadık bizde. Tam vazgeçmişken, birde baktık dünyaca ünlü "Carmen" balesi Madrid'e sahnelenmeye başladı. Fırsat bu fırsat -hem dünayca ünlü bir baleyi izlemiş olacağız, hem de profesyonel dansçılardan flamenko izleyeceğiz- dedik ve hemen biletlerimiz aldık. Gösterinin yapıldığı salon çok güzeldi. Yüksek tavanlı ve kubbeli, balkonlu, altın varaklı, kırmızı kadife perdeli bir salondu. Tarih filmlerinden bir sahnenin içindeymişim gibi geldi bir süre. Salonun o etkileyici havasından kurtulmam çok uzun sürmedi. Çünkü çok sürmeden Carmen sahneye çıkmıştı. İspanyol kadınların yerel kıyafetleri içerisinde, başında gülü, omzunda şalı ve kat kat elbisesiyle.
Gösteri, Carmen'in kendisine aşık ettiği erkeklerin, Carmen'i görünce nasıl başlarının döndüğünü, Carmen ne isterse yaptıklarını ve en sonunda Carmen'e ilk aşık olan askerin Carmen'i öldürmesini perde perde ele alıyor.Balerinlerin hep beraber sahneye çıkıp ellerinde kastanyetlerini tıkırdatarak, dans etmeleri beni benden aldı. Çok güzeldi. Beni etkileyen sahne sadece bubnunla da sınırlı değil. Carmen ve diğer kadınlar arasında geçen atışmalar, ve en sonunda tutuştukları kavga gerçekten çok güzel oturtulmuştu sahneye. Carmen, deyim yerindeyse çok arsız bir kadın:)) Kavganın sonunda, dövdüğü kadını saçlarından tutup yerde sürükleyip, ardından da yüzüne falçatayı çekti.
Bu etkileyici ve komik unsurlarla bezeli gösteriyi herhangi bir yerde yakalarsanız izlemenizi tavsiye ederim. Hemen hemen bütün dünyanın bildiği İspanyol geleneklerinden parçalar bulacaksınız ve eminim ki siz de çok sevecek ve etkileneceksiniz.

3 Ekim 2010 Pazar

The American...

3 Ekim 2010 Pazar 0
Ülkemizde, Centilmen adıyla vizyona giren, The American'ın başrolünde George Clooney yer alıyor. Bir kitap uyarlaması olan film, bir kiralık katilin hayatının son çeyreğini anlatmakta. Sinema salonunun yolunu tuttuğumuzda, izlemek için gayet heyecanlıyken, filmin ilk 20 dakikasından sonra heyecanım anında buharlaştı. İlk yarısı gayet durgun, hoş ikinci yarısında da son sahnelerden başka hareket yoktu. Sözün özü, izlediğim fragmandan sonra beni hüsrana uğrattı. Fragmandan etkilenmiştim oysa ki.
Olay, İtalya'da küçük bir kasaba da geçmekte. Klasik bir Türk filmi kıvamında ki filmimizde, katilimiz kendi başına evde torna yapabilen (hiçbir alet edevat olmadan yapıyor bunları; kendi bulduğu saçma aletlerle daha doğrusu), utanmasa seri üretim silah yapabilecek bir kiralık katil; bu kasabada bir hayat kadınına aşık olur. Tam hayatlarını değiştirmeye karar verirler, adam artık bu işi bırakıp elindeki kanı temizleyecektir, kadın ise namuslu namuslu pembe panjurlu evinde oturup kocasını bekleyecektir. Fakat hain kader buna izin vermez, katilimiz ölür. Filmin sonunu söylemekte sakınca görmüyorum. Çünkü bu bir ilk değil alıştık artık bu sonlara. Alışmayanlar da alışsınlar artık.
Filmde ki tek ayrıntı, katilimizin sırtında ki kelebek dövmesi ve kelebeklere olan ilgisi ve bilgisi. Katilimiz öldüğünde bulunduğu yerden bir adet kelebek yükselir. Olur da neymiş bu diye izlemeye karar verirseniz tek ve en önemli ayrıntıyı görünüz lütfen.
Herkese izlerken bol bol sabır diliyorum...

 
◄Design by Pocket►