books etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
books etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Cehennem

10 Temmuz 2013 Çarşamba 0


Dünyada ve ülkemizde yoğun ilgiliyle takip edilen Dan Brown, -bana göre- uzun bir aradan sonra Cehennem ile yeniden karşımızda. Kendisini Da Vinci Şifresi ile tanımış, kalemine bayılmıştık. Da Vinci Şifresi'ne gösterilen yoğun ilgi sonucu Melekler ve Şeytanlar da dilimize çevrildi ve piyasaya sürüldü. Da Vinci Şifresi'nden daha etkileyici ve akıcı olan kitap yine kitapseverler tarafından hızla tüketildi. Ki ben okurken küçük bir Roma turu atmış kadar etkilenmiştim. Kitapların bu kadar tutması ile birlikte film yapımcıları harekete geçti ve iki kitabın da filmleri çekildi. Her ikisi de harikaydı. Geçenlerde tekrar izledim ve yeniden çok beğendim. 

Kitaplarının temelini dünya üzerinde biz normal insanların bilmediği tarikatlara ait sembollerle bezeyen Dan Brown, ilk iki kitabında bizlere çok şey öğretti. Mayıs 2013'te piyasa çıkan son kitabı Cehennem'le de yine bir sürü gizemi açık etti bizim için. Bu sefer biz Türk okuyucuları bağlayacak daha da önemli bir konu var. Floransa'da başlayan heyecan, İstanbul'da son buluyor.

Kitabımızın baş karakteri Robert Langdon yine iş başında. Bu sefer takip etmesi gereken ise Dante'nin izleri. Bu sefer dünyayı tehdit eden sorun, dünya nüfus artışının yavaşlaması ve dünyanın kendine gelmesi için büyük bir salgın hastalığı yaratıp yayılması için çalışan ve Dante'yi çok iyi bilen bir psikopatla karşı karşıya. Dünya Sağlık Örgütü'nce olaylara dahil edilen Robert, yine belirsizliklere uyanır. Bu sefer zihnini de kaybetmiştir. Kitapla ilgili çok da detaya gerek yok. Okuyunca görürsünüz :) İyi okumalar...

Bu arada Yekta Kopan'ın Dan Brown'la yaptığı röportajda, Dan Brown filmin çekimi için çalışmalara başlandığını belirtti. İnşallah çok uzun sürmez de çok beklemeyiz.

Not: Kitap ilk çıktığı gün aldım ve kısa sürede bitirdim fakat ülkemizde yaşanan şu karanlık günlerde, en azından olaylar daha alevliyken yazıp eylemlere canla başla destek veren insanlara saygısızlık etmek istemedim. İnşallah bu günler de geçecek ve her şey güzel olacak. 



10 Mart 2012 Cumartesi

The Lullaby ya da Alternatif Varolmaların Suyu Nasıl Çıktı?

10 Mart 2012 Cumartesi 0

Ah chuck vay chuck!!! yaşıtların çoluk çombalak yaptı güzel bir hayat kurdu ve de güzel bir banliyö evi aldı (amerikada yaşamanın en hojjj yanı) ama sen napıyorsun tutturdun bir yeraltı edebiyatı ver coşkuyu ver gitsin... Bana bu hınç dolu satırları yazdıran chuck palahniuk'un pek popüler olmayan kitabı : Lullaby - Ninni
E demezler mi adama zorla mı okutuyorlar karşimmm okuma. Ha bundan sonra da okumam. Son mahkemelenme olayından sonra ergenlerin ilgisine mazhar oldu zaten sayın P., bir okur kaybetse bir şey olmazz.
Roman, ölümcül bir ninni barındıran bir çocuk şarkıları kitabının peşine düşen 4 kahramanı anlatıyor. Tabi bunlar P. kahramanları olduğu için pek sıradan değiller. Ailesini kaybetmiş perili evler emlakçısı, yine ailesini kaybetmiş bir gazeteci ve organikgillerden cadı örgütü mensubu iki serseri aşık... Chuck yine kendi evrenini kurmuş: sonsuz büyük bir antika dükkanı, masum bir hobi olmaktan çıkan maket evler, bolca gürültü, mücevherler, kara büyüler, nekrofili, kasık bitleri...
Ben en sonunda bunların mantıklı bir açıklaması olacak diye bir şey bekledim- büyü yok falan- ama maalesef tatmin edici bir son bulamadım.
Palahniuk beni açmıyor artık, üzgünüm... Hazır Tom Robbins'in 'kovboy kızlar da hüzünlenir' i de çıkmışken böyle tüketimçılgınlığıeleştirisiamerikantoplumuhicvi banalliğinden uzaklaşıp eğlenceli felsefenin/uçarılığın dünyasına dalmak lazım!!!
Kısacası Ninni'den uzak durun. Palahniuk okumak isteyenler görünmez canavarlar, tekinsiz elinizden öper (naçizane önerimdir) ama şahsı muhterem bile 'yok şu kitabımın tişörtü çıktı yok kupaya bastık' diyip sosyal medyalamalarda gezerken ne anladım ben bu yeraltı olayından?? biraz gizem di mi be adam biraz...

22 Kasım 2011 Salı

Suzan Defter

22 Kasım 2011 Salı 1

Ayfer Tunç'un daha önce 'bir maniniz yoksa annemler size gelecek' kitabını okumuştum. 70 leri güzel bir dille anlatan hoş bir kitaptı. (ahh nostalji...) Kediler ve Kitaplar'da Suzan Defter'i okuyunca (sağolasın Çavlan) hemen okumak istedim. Daha önce 'taş kağıt makas' adlı öykü kitabının üyelerinden biri olan bu uzun öykü tek başına basılarak bağımsızlığını ilan etmiş. Bu tartışılabilir bir konu ama kitaba dönersek gerçekten okunmayı hak eden bir novella olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Biçimsel özelliği ile ister istemez ilgi çekiyor zaten. Kitap, aynı anda akan, bir sayfada birinin yan sayfada diğerinin devam ettiği iki günlükten oluşuyor. Ben atlayarak ve ayrı okumak yerine düz bir şekilde okumayı tercih ettim.


Kahramanlarımızdan biri Ekmel Bey. Ekmel, mükemmel,kusursuz demek. Ekmel Bey erken yaşta kendini emekliliğe ayırmış, boşanmış bir avukat. Şişli olduğunu tahmin ettiğim bir semtte cadde üstü bir evde tek başına oturuyor. Ekmel Bey'in problemi herkesin bir amaç, bir uzviyet içinde olduğu hayatta alabildiğine sıkılması ve evinden çıkmak istememesi. Tüm yapaylığıyla beyaz türk ailesini, abilerini (kendi görevleriyle rahatsızlık duymadan yaşayan), kendisini sevmeyen karısını beyhude seven babasını ve tüm bunların ortasında kendi varoluşunu sorguluyor Ekmel Bey. Günlük bittiğinde/bitirildiğinde sona erecek yaşamı.


Diğer günlük ise Derya'ya ait. Derya abisine aşık, ailesi parçalanmış, hep arada/2. planda kalan, korunmak istenen ve hayatın rol vermeyi unuttuklarından. Abisinin sevgilisi Suzan'la (yanan, ateşli demek) yaşadığı büyük aşktan kendine pay biçen ve o aşkla varolmaya çalışan bir yitik, bir nabekar.(affet beni) Derya, abisiyle Suzan'ın aşkına zorla/zoruyla eklemleniyor ve yaşanamayan, parçalanıp giden bu aşkı unutmamaya kararlı. Bu nedenle eski devrimci yeni girişimci abisine sitemli. Ekmel Bey'in eğlenmek için, sırf sıkıntısına bir parça suhulet versin diye evini satılığa çıkarması ve Derya'nın sırf evinden çıkmak amacıyla bu evi görmeye gitmesiyle 2 günlük kesişiyor. Bu seferde olayları ikisinden farklı şekilde dinliyoruz. (yanan ev rüyası, Ekmel Bey'in İzmir yolculuğu...) Defterler doluyor ama sıkıntı zarb oluyor, azalmıyor; yenilgiyi (neyin yenilgisi?) kabullenmekte mi çözüm, yoksa herkesin bir yaşama saiki var da onunla yetinmek mi lazım?


Suzan Defter, deneyselliği, güçlü anlatımı ve kendi ıstırapları ile mütemadiyen yanan/külleşen/soğuyan karakterleri ile benim için unutulmazlar arasına girdi bile.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

~Sinyora da Vinci~

14 Mayıs 2011 Cumartesi 0
Kitabı alalı aylar geçti. Kitaplığımda diğer kitapların arasına sıkışıp kalmış. Geçtiğimiz günlerde bakınırken buldum. İyi ki de bulmuşum. Çünkü uzun bir süre kafama göre okuyacak bir kitap bulamadım. Kitabı, kitapçı da ilk elime aldığımda, Leonardo da Vinci'nin kimsenin bilmediği bir eşi olabileceği ve hikayenin onunla alakalı olduğunu düşünmüştüm, ama değilmiş.
"Tarih Sihirbazı" diye adlandırılan yazar, Robin Maxwell, Leonardo da Vinci'nin annesi olan Caterina'yı kaleme almış. Olaylar, kurgular, mekanlar o kadar güzel tasvir edilmiş ki. Okurken adeta yaşatıyor. 15. yy. İtalya'sını hemen hemen bütün ayrıntılarıyla görebilirsiniz.
Kitapta ana kahramanımız Caterina, Vinci köyünde bir gizli simyacı-eczacının kızıdır. O da eczacılıkla ilgilenir, babasına yardım eder. Köyün zengin ailesi olan da Vinci'lerin yakışıklı oğlu Piero'yla birbirlerini severler. Piero'nun ailesi Caterina'yı onaylamaz, evlenemezler. Bu sırada Caterina hamile olduğunu farkeder. Eh hikayeden bu kadar alıntı yeter. Devamını okuyunuz artık. Bence tarih sevseniz de sevmeseniz de keyifle okuyacaksınız. Şimdiden herkese iyi okumalar...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Yeni Çıktı...

16 Nisan 2011 Cumartesi 0
Yaklaşık iki aydır yazmak için aklımdan bir sürü konu geçse de son sınıf son dönemde olmanın verdiği rehavetle bloga uğrayamaz oldum. Çok uzun ayrı kaldık. Daha fazla dayanamadım ve yeniden yazmaya karar verdim:))
Dönüşüm tabi ki benim çılgınlığım olan bir tarih romanıyla olacak. Daha önce de diğer iki kitabının çıkışını duyurduğum bizim Phlippa Gregory'miz Demet Altınyeleklioğlu'nun son romanı Cariyenin Gelini: Nurbanu... II. Selim'in hasekisi, III.Murat'ın validesi olan Nurbanu'nun, nam-ı diğer Cecilia Baffo'nun Venedik'ten İstanbul'a, Topkapı Sarayı'na gelişi anlatılıyor. Sarayda Mihrimah Sultan'la karşılaşmaları, arkadaş olmaları ve Mihrimah Sultan'ın ona Nurbanu , "Tanrı'nın ışığını saçan kraliçe", adını vermesi...
Kayınvalidesi Hürrem Sultan kadar dişli olan Nurbanu Valide Sultan, Kadınlar Saltanatı'nın ikinci kadını.
Bu yıl Muhteşem Yüzyıl'ın patlamasıyla Hürrem&Süleyman aşkını konu alan romanlar patlama yaptı. Moskof Cariye de bunlardan birisi. Tekrar tekrar baskılar yaptı.
Cariyenin Gelini: Nurbanu'nun da çok okunacağını düşünüyorum. Ben de henüz aldım bu 800 küsur sayfalık bu romanı.Alır almaz hemen okumaya koyuldum. Meraklılarına iyi okumalar...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Cariyenin Kızı: Mihrimah...

29 Kasım 2010 Pazartesi 0

Daha önce sizlere, buradan, Demet Altınyekelioğlu'nun Cariyenin Kızı: Mihrimah adlı romanın çıktığını ve henüz okuduğumu duyurmuştum. Kitabı bitireli çok oldu. Fakat yazmaya bir türlü fırsat bulamadım. Şimdi birden aklıma geldi. Oturup sizinle bu romanı paylaşmak istedim.
Kitabımız, Kanuni Sultan Süleyman'ın biricik kızı Mihrimah Sultan'ı anlatıyor. Dönemin en güçlü hükümdarlarından birinin kızı olarak dünyaya gelmek öyle kolay birşey değil tabi. Herşeyden öte, sarayda yaşadığı çocukluk dönemi bile normal bir çocuk gibi geçmiyor. Çünkü o sıradan bir çocuk değil, üç kıtaya hükmeden bir imparatorun ve aklı, güzelliğiyle herkesi etkileyen bir kadının kızı. Hürrem kadar güzel olduğu söylentileri var. Kitap boyunca, buğday sarısı saçları ve deniz mavisi gözlerine vurgu yapılıyor.
Büyüyüp, çocukluktan çıkınca annesi, artık onun da kendisi yararına çalışabileceğini düşünür. Annesi ile birlikte entrikalar çevirirler. Yapacağı evliliği, Al-i Osman'ın geleceği için yapar. Aşık olduğu ilk adam-bir denizci- ölür. Mimar Sinan, kendisine deli gibi aşıktır. Onun adına çeşmeler, camiler diker. Mihrimah, bu aşkı çok sonra farkeder. Ama o sırada zaten bitli Rüstem'le evlidir. Çocukları vardır. Kardeşleri ölür, annesi ölür, babası ölür; kardeşleri taht kavgasına tutuşur. Başta yenilen kardeşi Beyazıt'ın yanındadır. Selim onu yenince, Selim'in eşi - Mihrimah'ın eski arkadaşı- Nurbanu, onu korur. Onca mutlulukla beraber acılar çeker, Mihrimah.
Kitabın kurgusu daha önce Moskof Cariye: Hürrem'deki kurgu gibi çok güzel. Olaylar birbirine çok güzel bağlanmış. Kitabın kurgusu içerisinde bir süre önce Facebook'ta dolaşan Matematik Harikası başlıklı hikaye; Mimar Sinan'ın, Mihrimah Sultan için yaptığı yapılardaki küçük sırlarda iliştirilmiş. Çok hoşuma gitti doğrusu. Ama hoşuma gitmeyen birşey var o da kitabın kapağı. Bence, çok da hoş değil, Olsun o kadar kusur, kadı kızında da olur...
Meraklılarına iyi okumalar.
PS: Gecikme için kusura bakmayın.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Artemis'ten İki Taze Kitap:))

18 Eylül 2010 Cumartesi 0

Uzun zaman aradan sonra tekrar merhabalar:)) Sezona iki yeni kitabın çıktığı haberini vererek başlıyorum. Her ikisi de Artemis Yayınları'ndan çıktı.
İlk kitabımız, kendisine yerli Philippa Gregory dediğim ve Philippa Gregory'nin kitaplarını dilimize çeviren Demet Altınyeleklioğlu'nun kaleminden çıktı. İlk kitabı Moskof Cariye: Hürrem'in ardından tek hanedan ailemiz, Osmanoğulları'ndan bir kadınla devam ediyor. Kanuni ve Hürrem'in tek kızları olan Mihrimah Sultan'ı anlatan romanın adı Cariyenin Kızı: Mihrimah. Dönemin olaylarına yön veren hanedan kanı taşıyan kadınlardan birisi olan Mihrimah Sultan ve onun gözünden saray hayatı anlatılıyor. Kitabı henüz aldım. Ama çok hızlı okunuyor. Yine güzel bir anlatıma sahip. Tavsiye ederim. Bu arada Valide Sultan: Nurbanu da yakında geliyormuş haberiniz olsun.
İkinci kitap, birçok ülkede ve ülkemizde çok satan ve ilgi gören Boleyn Kızı'nın yazarı Philippa Gregory'den. Beyaz Kraliçe. Tudor hanedanını seri haline getiren yazar, bu hanedanın Kraliçe Elizabeth'le sona ermesinin ardından, kalemini Tudorlardan önceki Plantagenetlar'a çevirmiş. Yine bir hanedan üyesi kadını anlatan Gregory bu sefer Beyaz Kraliçe olarak adlandırılan Elizabeth Woodville'i anlatıyor. Bu kitabı da aldım, ama sırasını bekliyor.Diğer Kitaplar kadar güzel olacağı ümidiyle okumayı bekliyorum. Meraklılarına iyi okumalar diliyorum.


Resim Ekle

23 Temmuz 2010 Cuma

ye.dua et.sev.

23 Temmuz 2010 Cuma 0
Kadıncağız kocasından boşanıyor, ne tür bir hayal aleminde olduğunun farkında değil, kesinlikle çok mutsuz ve bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında. Bir de orada bir adama gönlünü kaptırıp ruh ikizi olduğunu iddia edip saplantılı bir durum oluşturuyor bünyesinde.. Bu kadar saçmalık üst üste gelince de İtalya, Hindistan ve Endonezya yolculuğu başlasın diyor. Herbir ülkede farklı hazların, esasen kendini arayışın peşinde.. Kitap üçe bölünmüş.. 1) İtalya'daki günleri için; 'Nasıl yiyorsanız öyle konuşun ya da Keyfin peşinde 36 öykü' diyor. 2) Hindistan'daki günleri için; 'Seninle tanıştığım için mutluyum ya da kendini arayışa dair yazılmış 36 hikaye' diyor. Ve son olarak 3) Endonezya'daki günleri için de; 'Kendimi çıplakken bile farklı hissediyorum ya da Dengenin peşinde 36 hikaye' diyor. Ben yine her zamanki gibi biraz geç kaldım bu kitabı okumakta.. Hatta Julia Roberts'ın başrolünde olduğu bir filmi bile çekilmiş.. yine de hiçbir şey için o kadar da geç kalmadım demek istiyorum. Devamını okumayı düşündüğüm ikinci kitabı çıkmış. Önce bunu bir okuyup bitirmekte fayda var dedim o yüzden. Açıkcası, bu herkesin yapmak istediği bir yolculuk.. Öylesine elini kolunu sallaya sallaya arkanda ne bıraktığın umrunda olmadan, sadece kendin için bir şeyler yapmak yürek isteyen cinsten. E, bir de hepsini geçtim.. Bunları karşılayacak paraları nereden buluyorlar, onu anlamıyorum. Kredi kartlarında milleri birikti de öyle mi gitti ya da yolunda giden süper bir tazminat davası sonucu mu bu yolculuğa çıktı, onu bilemeyeceğim. Evet, bir kıskançlık mevcut bünyemde böyle bir şey yaptığı için. Çok bilindik hikayeler aslında ve eminim başka bir çok kitapta milyon kere okuduğum şeyler. Her neyse. Çıtır çerezlik, böyle hoş beş keyiflik okunacak güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum yine de. Bir de şunu dedirttiriyor insana aslında.. Hepimizin inanılmaz saçma ve 'boş' sorunları var. Her şeyi kafamızda gereksiz yere büyütüyoruz. Hayatında olması gerekenler oldu, sana bir şeyler kattı ve bitti gitti. Kalbinde sürekli bir şekilde 'belki'lerle yaşamamasını öğrenmen gerekiyor.. Kendini en çok yorabileceğin şey kalbine söz geçirememendir. Beynini yiyip götürüyor yoksa acımasızca ve sen nerede olduğunu anlamadan her şey son buluyor. (Bunun için en iyi örnek bknz. Bihter'in sonu. hahah.)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

İstanbul Hatırası...

7 Temmuz 2010 Çarşamba 0
Geçenlerde D&R'a girdiğimde, raflara sıra sıra dizilmiş, Ahmet Ümit'in yeni kitabı "İstanbul Hatırası"nı gördüm. Hemen raftan bir tane aldım, kendime bir yer bulup okumaya başladım. İlk olarak arka kapağa göz attım. Bu bana yeterli gelmedi, kitabın içiersinden rastgele bir bölüm açtım ve okumaya başladım. Hoşuma gitti, hemen aldım. İçinde hem tarih, hem polisiye olaylar var. Önceden okuduğum Ahmet Ümit romanlarını da referans olarak alırsak, almamam ve sizin almamanız için hiç bir sebep yok.
Romanda İstanbul'da işlenen bir dizi cinayetler ele alınıyor. İstanbul'u İstanbul yapan imparator, kral ve padişahlara ait olaylar, efsaneler, mekanlar ve mekanların tarihleriyle mükemmel bir şekilde harmanlanıyor. Byzantion'dan İstanbul'a kadar birçok efsane ele alınıyor. İstanbul hakkında çok şey bildiğini sananlar dahi, çok yeni şeyler öğreneceklerdir, eminim.
Romanımızın içeriğini daha fazla açmayacağım. Size tavsiyem, alın ve okuyun. Zaten bir solukta okuyacaksınız.Okudukça İstanbul'u daha çok sevebilirsiniz. Kahramanlarımız Başkomiser Nevzat ve Yardımcıları, Komiser Zeynep ve Komiser Ali ile sizlere şimdiden iyi okumalar, iyi eğlenceler...

24 Haziran 2010 Perşembe

Fransız Süiti

24 Haziran 2010 Perşembe 0
Haftalardır bitirmeye çalıştığım, fakat kitabın katılığı, çevirsinin saçma olmasından dolayı pek de ilerlemesi beni iyice soğuttu. Bitiremedim ama yine de yazmak istedim.
Olay II. Dünya Savaşı sırasında, Alman işgali altında ki Fransa da geçiyor. O kadar çok karakter var ki, bazen okurken "Bu kim şimdi?" dediğim zamanlar oldu. Çünkü kişiler içiçe değil, sürekli farklı mekanlar, farklı kişiler, farklı olaylara geçiliyor. Kim nerde karıştırdım vallahi... Ayrıca çevirisini de pek beğenmedim. Cümle ve paragraf yapıları bana çok tuhaf geldi başlangıçta, sonra okuya okuya biraz alıştım ama tamamıyla oturmadı.
Nasıl Bestseller oldu onu da anlamadım. Belki Fransızca bilip orjinalini okusam zevk alabilir ama Türkçe'sinden hiç zevk almadım ben. Yine de okumak isteyen olabilir. Onlara iyi okumalar...

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Melekler Erkek Olur

29 Mayıs 2010 Cumartesi 0

Hamdi Koç'un Melekler Erkek Olur adlı romanını yarım bıraktım sevgili okurlar. Kitap orucu dediydim ya vakti zamanında işte onun kurbanlarından ama valla suçum yok. Zamanında ilgi görmüş olabilir değişik isim, güzel kapak ama orta yaşlı şehirli zenginin aldatma meselesi falan off... Literatüre, müziğe, pahalı kıyafetlere düşkün üst düzey yönetici Murat işe yeni başlayan bir bayanla aşk yaşar ki aşk mıydı o da anlamadım. Bu arada durumu karısı da yavaşça çakozlamakta gibidir amma velakin bu üst-orta sınıf insanların halleri, Murat Bey'in anlayamadığım haleti ruhiyesi kitabı 127. sayfasında bırakmama neden oldu. Kitapta yer yer araya giren ingilizce kelimeler gibi söylersek: boring. Açmadı beni bu kitap. Murat'ın ağzından dinliyoruz olayları ama Murat bir roman kahramanı olarak sıkıcı. Tahminen doksanların başında geçen kitapta zenginlikten sapıtan ve gençliğini yaşamamış olan Murat Bey'in hayatını sorgulaması söz konusu. Fakat elin hakiki yuppiesi Patrick Bateman taaa 80lerde bunalıp neler yaptı ya da yapayazdı. Gerçi şu an South Hampton'da balık tutuyordur ama olsun. Velhasılı kelam Melekler Erkek Olur ama erkekler de sıkıcı olur.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Agatha'yla Nostalji

22 Mayıs 2010 Cumartesi 0

Agatha Christe'nin en az bir romanını okumayan var mı acaba? Polisiye Kraliçesi'nin okuduğum ilk kitabı Noel'de Cinayetti. Sonrası geldi zaten. O kadar çok okudum ki hatırlamıyorum bile. Cinayetlerin eski usulle, zeka oyunlarıyla çözüldüğü bu kitaplar ortaokul yıllarımda elimden düşmedi. Polisiye, macera-gerilim okumayı zaten çok seviyorum. Ama Christie'nin kitapları, Hercule Poirot karakteri, kitabın sonunda bakın şunlar şöyle şöyle oldu deyişi, ingiliz yaşam tarzı ve elbette polisiye bir romanda olmazsa olmaz süspans unsuru ve sürprizleriyle gönlümde ayrı yer tutuyor. Kendisinin ne kadar zeki biri olduğu malum, biyografisini okumak istiyorum ama kısmet olmadı henüz.
Nil'de Ölüm, Ve Perde İndi, Cinayet Alfabesi benim favorilerim. Özellikle Cinayet Alfabesi bayağı hoşuma gitmişti. Bu aralar bir kitap orucu içindeyim. Böyle bi şey okumak istemiyorum, elime aldığımı da yarım bırakacak gibiyim. Belki de en iyisi klasik polisiyeye geri dönmek ve bir Agatha Christie romanı okumaktır.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Mehmet Fay Kırığı-1

19 Mayıs 2010 Çarşamba 0

Mehmet, Mehmet Eroğlu'nun Fay Kırığı üçlemesinin ilk kitabı. Mehmet Eroğlu'nun daha önce Kusma Kulübü kitabını okumuştum. Anarşist ruhu ve derin karakterleriyle beni etkilemişti. Bu kitapta hayatın sillesini yemiş bir başkahramınız var: Mehmet. 1993 yılında terörün en şiddetli yıllarında savaşmış. Yıllar sonra asker arkadaşlarından bir teklif alıp İstanbul'a gidiyor. Askerlik arkadaşı Cenk'in sahibi olduğu Plevneliler Holding ile mayından kurtardığı Yakup'un şirketi Kadıoğuları Grup birleşecektir. Mehmet ise bu birleşme esnasında tarafsız bir genel müdür olacaktır. Yeni bir hayat için bu fırsatı değerlendiren Mehmet'in, Cenk'in kuzeni Simin ve Yakup'un türbanlı kardeşi Emine'yle yolları kesişir.
Eroğlu bu kitapta zenginleşen dindar sınıfı, İstanbullu olma çabalarını, savaşın etkilerini arka fon olarak kullanmış. Her zamanki gibi ağır laflar eden karakterleri var Eroğlu'nun. Üçlemenin ilk kitabı aslında karakterlerin tanıtılıp, olayların geliştiği bir ilk perde. Güzel kurgulanmış ve finali de çok heyecanlı bir yerde bitiyor. Kapak tasarımı da yerinde olmuş. Çünkü kitapta zenginliğin cazibesi, İstanbullu olmanın en has sembollerinden ve yeni bir hayatın başlangıcı olarak bir yalı penceresi Mehmet'in zihnine yer ediyor. Zenginlik gerçekten büyük bir fenalık mı insanlık için, müslümanlıkla zenginlik nasıl bağdaşır, zenginliği istemek herkesin hakkı mıdır? Eroğlu bu tür soruları sorup farklı kahramanlarıyla farklı açılımlar getiriyor hayatın ve Türkiye'nin meselelerine. Diğer kitaplar Emine ve Rojin'i merakla bekliyorum.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Yelkovansız Saat

26 Nisan 2010 Pazartesi 0

Yine güneyi anlatıyor McCullers. Taşra sıkıntısı, kendi çıkmazlarıyla uğraşan karakterler, kuşak çatışması ve ırkçılık. Roza Hakmen çevirisiyle Can Yayınları yayınlamış zamanında. Yalnız Bir Avcıdır Yürek kadar iyi olmasa da son sayfaya kadar gerilimi tırmandıran, düşündüren bir roman.

15 Nisan 2010 Perşembe

Yeni Çıktı!!!

15 Nisan 2010 Perşembe 0

O kadar yazı yazdıktan sonra görmüşsünüzdür, benim bir tarih ve Tudors delisi olduğumu. Phlippa Gregory'nin 6. kitabı da Türkçe'ye çevrildi. Nisan ayının başlarında yayınlandı. Bakalım serinin diğer kitapları kadar çok ilgi görecek mi?? Meraklılarına iyi okumalar. Bitirince kitabı onu da yazarım kısacık=))

14 Nisan 2010 Çarşamba

Sıska Bacaklar

14 Nisan 2010 Çarşamba 0

"Kalbim bir üçüncü dünya ülkesi. Senin aşkın İsviçre'den gelmiş bir turist."

13 Nisan 2010 Salı

AMAT

13 Nisan 2010 Salı 4
İhsan Oktay Anar'ın 2005 yılında yayınlanan kitabı , Amat'ı henüz okudum. Amat'tan birkaç yıl önce Suskunlar'ı ve Puslu Kıtalar Atlası'nı okudum. Bu iki kitabı okurken çok eğlendim. İhsan Oktay Anar'ın çok hoş bir tarzı var. Osmanlıca kelimeleri oldukça fazla kullanıyor. Kitapları okumaya başladığınız ilk anlarda biraz zorlanıyorsunuz. Çünkü bilmediğiniz, ilk defa gördüğünüz onlarca kelime birarada. Ama kısa sürede bu kelimelere de alışıyorsunuz ve kitap gayet eğlenceli bir halde ilerliyor.
Amat, Osmanlı'daki gemilerden biridir. İsmi, İbranice de "gerçek" anlamındadır. Gemi pek hayırlı olaylara sahne olmamış, önce birkaç küçük çatışma geçirmiş, sonra da ganimet olarak aldığı başka bir gemiden gelen vebayla, tayfanın hemen hepsi kırılmıştır. Geminin akıbeti ile ilgili kimse bişiler bilmemektedir. Ancak çeşitli alimlerin ve delilerin kaleme aldıkları eserlere göre çeşitli sonları vardır.
Ben Amat'tan, Suskunlar ve Puslu Kıtalar Atlası'ndan aldığım zevki alamadım. Belki de denizciliğin benim dikkatimi çeken birşey olmayışındandır. Bu romanların hepsi, birer kurgu, zaman kavramı belirsiz. Şöyleki dönem Osmanlı dönemi, ama hangi yıllarda geçtiği belli değil. Ama kurguları çok başarılı. Çok fazla karakter olmasına karşın, hepsi birbiriyle ustalıkla birleştirilip müthiş bir ağ kurulmuş.
Bunlar benim naçizane görüşlerim; belki sizler okur beğenirsiniz ya da zaten okumuş ve beğenmiştirsiniz...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Beşpeşe

5 Nisan 2010 Pazartesi 0
"Bildiklerimiz durmadan değişiyor, her bildiğimiz durmadan yeni bilinmezlere sürüklüyor bizi. Oyunlara katılıyoruz, bilir bilmez. Ve en masum bir seksek oyununun üstüne altıncı kattan bir anne düşüyor. KAMA!
Şu bebeği atsam. Kaldırıma çarpıp bin parça olsa...kendi canımı kurtarabilir miyim?"



"Bugün epi topu bir gün ömründe, nice günler içinde tek bir gün sadece. Ne kadar değiştirebilir ki hayatını günbatımından gündoğumuna kadar geçen süre? Zehra tedirgin. Cevabı vermese de sezebiliyor. Bir tek güne sığdırabilirsin bir ömür boyu titizlikle inşa etmek için uğraştıklarının tek fiskede yıkımını. Yıkmak kolay olduğu için değil, yıkım daha fazla ertelenemeyeceği için..."

4 Nisan 2010 Pazar

Adınla Çağır Beni

4 Nisan 2010 Pazar 0

"Daha sonra değilse, ne zaman?"

2 Nisan 2010 Cuma

Villa Meçhul

2 Nisan 2010 Cuma 0

"Neyse odur. Neysen osundur. Hata diye bir şey yoktur."
 
◄Design by Pocket